26 Eylül 2017 Salı

John Zerzan - Gelecekteki İlkel (Geniş Özet)


gelecekteki ilkel analiz, alinti

İçinde bulunduğumuz genel durum kötüleştikçe, bizler de giderek daha fazla olguyu sorgulamaya başlıyoruz. Artık dayanılmaz bir düzeye ulaşmış olan toplumsal koşullar, sorunların kaynağını görebilmek için, çok daha derinlere bakmamızı gerektiriyor. Bu seçkide savunmaya çalıştığım düşüncelerin odak noktası, günümüzün globalleştirici kültürü içinde yaşamın dehşet verici bir Ölüm Bölgesi haline getirilmesinin nedenlerinin ve çözümlerinin bir hayli derinlerde olduğu gerçeğidir. (sf. 6)

Tekno-sermaye tarafından yaratılan ve her şeyi silip süpüren Mega-makinanın kökeni, bana kalırsa, bizzat uygarlığın kendisine, işbölümü ve evcilleştirme mantığından doğan ilerleme saplantısına dayanmaktadır. Böyle bir temele sahip olan sembolik kültürün kendisi, sonuçlarını görmekten artık hiçbir şekilde kaçınamayacağımız İlerleme virüsünün başlangıcı olsa gerek. Tartışmaya açık olan bu görüşlerimin, günümüzün sözüm ona "gelişmekte olan" toplumunun kapıldığı ölüm yürüyüşünün dayanaklarını ortaya çıkarması bakımından bir işe yaramasını umuyorum

Bitki ve hayvan nesillerinin hızla tükenmesi, ozon delikleri, global ısınma, dünyadaki yağmur ormanlarının ortadan kaldırılması -ki 1998'te Honduras'ta yaşanan felaket bunun ne anlama geldiğini gözler önüne sermiştir- ve hızla artan genel bir çevresel zehirlenme; tüm bunlar, öngörülebilir kriz silsilesinin yalnızca birkaç öğesidir.

Batı toplumlarında toplumsal yaşam alanları günbegün hiper-yabancılaşmanın yeni zirvelerine erişmektedir. Sanayileşmiş ülkelerde baş gösteren ciddi ve yıkıcı bunalımın boyutları, her on yılda bir ikiye katlanmaktadır. ABD'de gençler arasındaki intihar oranı son otuz yıl içinde üç katına çıkarken, aynı dönemdeki sosyal ve siyasal katılım hızlı bir şekilde baş aşağı gitmiştir. Yalnızlık, anlamsızlık ve huzursuzluk duygulan giderek derinleşmekte, birbirinden çarpıcı cinayet serüvenleri olağan olaylar haline gelmekte ve bu olgular eskiden şiddetin pek yaygın olmadığı toplumlarda da artık karşımıza çıkmaktadır. Postmodernizmin derin sinikliği her yanı sarmakta ve toplumun hiçbir kurumu, göstermelik bir sadakatten başka bir işe yaramamaktadır. Bu toplumsal acılar listesini uzatmak elbette zor değil. (sf. 6-7)

Nitekim, eğer mevcut toplumsal tablo rahattan ve huzurdan ibaret olsaydı, bunca mutsuzluk açığa çıkar mıydı hiç? Belki de en büyük umudumuz bu mutsuzluğun fark edilmesidir ve gerçekliğin bu yeni şafağı, Kirkpatrick Sale'in deyimiyle, geleceğe karşı savaşan isyancılar olmamızı gerektiriyor. (sf. 7)

Yaşadığımız güncel global krize ulaşmamızda epeyce payı olan işbölümü, günübirlik işleyişiyle, bugünkü korkunçluğun kökenlerini kavramamızı engellemektedir. (sf. 11)

Çağdaş yaşamın getirdiği mutsuzluk, bu yaşamı meşrulaştırmak üzere sıralanan resmi yalanları gözler önüne sermekte ve böylece, insanın gelişimi hakkında çok daha gerçekçi bir tablo ortaya çıkmaktadır. Modern yaşamdaki koyuvermişlik ve boyun eğmişlik uzunca bir zaman "insan doğasının" zorunlu sonuçları sayılmıştır. Ne de olsa, uygarlık öncesi yaşamımızın mahrumiyetten, vahşilikten ve cehaletten ibaret olduğu anlayışı, bizi o yabanilikten kurtaran otorite açısından güzide bir armağan olmuştur. "Mağara insanı" ve "Neandertal" hala da bize, dinin, yönetimin ve yorucu çalışmanın olmadığı bir yaşamı hatırlatmaktadır.

Ancak, kökenimize ilişkin bu ideolojik yaklaşım, yakın geçmişte, Richard Lee ve Marshall Sahlins gibi akademisyenlerin çalışmalarıyla tamamen tersyüz edildi. Antropolojik ortodoksluk son derece köklü bir dönüşüme uğrayarak, yepyeni kavrayışlara kaynaklık etti. Evcilleşme ve tarım öncesi yaşamın, ağırlıklı olarak doğayla özdeşleşme, duyusal bilgelik, cinsel eşitlik ve sağlığın hüküm sürdüğü bir yaşam olduğunu ancak şimdi öğrenebiliyoruz. Evet, insan doğamız iki milyon yıl boyunca böyleydi; ta ki, rahipler, krallar ve patronlar tarafından köleleştirilinceye kadar. (sf. 11-12)

Oysa uygarlığa vurulan başka bir darbeyle öğreniyoruz ki, insanlar bir zamanlar ve son derece uzun bir dönem boyunca, yabancılaşmanın ve tahakkümün ne olduğunu bilmemekle kalmayıp, John Fowlet ve Thomas Wynn adlı arkeologlar tarafından 1980'den beri yürütülen araştırmalarda da görüldüğü gibi, en azından bizimkine denk bir zekaya da sahip olmuşlardır. Böylece "cehalet" tezini hiç zorlanmaksızın başımızdan attıktan sonra, yeni veriler ışığında kökenimiz hakkında fikir yürütebiliriz. (sf. 12)

Bir zamanlar, verili kabul edilen ve avcı-toplayıcı kavramıyla ifade edilen cinsler arasındaki işbölümü, insanın kökenindeki diğer kilit alanlardan biridir. Daha önce kadınlara özgü bir uğraş olduğu düşünülen ve erkekler tarafından yapılan avcılıkla kıyaslandığında ikincil bir öneme sahip olan bitki toplayıcılığının, aslında temel besin kaynağını teşkil ettiği artık pek çok kişi tarafından kabul edilmektedir. Kadınlar yiyecek bakımından erkeklere fazlaca bağımlı olmadıklarından, işbölümünden ziyade, esnekliğin ve ortak etkinliğin esas olması olası görünüyor. Zihlman'ın da belirttiği gibi, genel bir davranışsal esneklik, erken insan varoluşunun temel öğelerinden biri olmuş olmalıdır. Joan Gero, taş aletlerin erkekler tarafından olduğu kadar kadınlar tarafından da yapılmış olabileceğini göstermiştir; Poirier ise bize şunları hatırlatıyor: "İlk insanların cinsel işbölümü sergiledikleri iddiasını destekleyebilecek herhangi bir arkeolojik kanıt bulunmamaktadır." Yiyecek toplayıcılığı pek işbölümü gerektirmemiş olsa gerek; ve cinsel uzmanlaşma, muhtemelen insan evriminde çok daha sonraları ortaya çıkmıştır.

Peki, türümüzü başlatan uyarlanma toplayıcılığa dayandıysa, avcılık ne zaman devreye girdi? Binford, görece yakın bir dönemde ortaya çıkan anatomik bakımdan modern insanlardan önce, hayvansal ürünlerin kullanımına ilişkin herhangi bir ize (yani kesim faaliyetlerine işaret eden kanıtlara) rastlanılmadığını öne sürmüştür. Doğu Afrika'da bulunan fosil dişler üzerinde yapılan elektron mikroskop çalışmaları, çoğunlukla meyvelerden oluşan bir beslenme rejimine işaret ederken, Kenya'daki Koobi Fora bölgesinde bulunan 1.5 milyon yıllık taş aletler üzerinde yapılan benzer incelemeler, bu aletlerin bitkiler üzerinde kullanıldığını göstermektedir. (sf. 14)

Türün "doğal" durumu, yağ ve hayvan proteini içeren ve kronik bozukluklara yol açan modern beslenme rejiminin tersine, çoğunlukla lif bakımından zengin bir bitkisel beslenme rejimiydi. (sf. 15)

Ancak, yaygın tarih öncesi avcılığı varsayımları, birçok kanıt ile tersyüz edilmiştir. Örneğin, daha önce, büyük çaplı memeli hayvan avının göstergesi sayılan kemik yığınlarının, daha ayrıntılı bir incelemeden sonra, su taşkınları veya hayvan sığınakları olmasından kaynaklandığı ortaya çıktı. Lewis Binford'un "Tooralba'da Fil Avcıları Var mıydı?" adlı çalışması, böylesi ayrıntılı bir yaklaşıma iyi bir örnek teşkil ediyor; Binford bu çalışmasında, 200.000 yıl öncesine kadar kayda değer bir avcılık yapıldığına ilişkin kuşkularını dile getiriyor. Adrienne Zihlman ise, bu konuda şu sonuca varıyor: "Avcılık evrimde görece geç ortaya çıkmıştır ve son yüz bin yılın ötesine geçmeyebilir." Tarımın ortaya çıkışından hemen önceki Üst Paleolitik dönemden önce, memeli hayvanlara yönelik ciddi avcılık kanıtlarına rastlanılmadığı birçok kişi tarafından belirtilmektedir. (sf. 15)

Öte yandan, son zamanlarda, türlerin genel çerçevesi bir bütün olarak kuşkulu bir önerme haline geldi. Çeşitli Homo türlerine ait "tüm fosil örneklerinin, ara morfolojik özellikler sergilediğine ve bu durumun, insanların keyfi bir sınıflandırmaya tabi tutulması konusunda çeşitli kuşkulara yol açtığına dikkat çekiliyor. Örneğin Fagan şöyle diyor: "Hem Homo erektus ile arkaik Homo sapiens arasında, hem de arkaik Homo sapiens ile anatomik anlamda modern Homo sapiens arasına kesin bir taksonomik sınır çizmek son derece zordur." Foley’de benzer şeyler söylüyor: "Homo erektus ile Homo sapiens arasındaki anatomik farklılıklar fazla değildir. Daha kesin konuşan Jelinek ise, erektus ile sapiensin iki ayrı tür sayılmasını gerektiren "yeterli anatomik veya kültürel neden bulunmadığını" açıklıyor ve Hublin'in yaptığı gibi, en azından Orta Paleolitik çağdan itibaren "insanların Homo sapiens olarak değerlendirilebileceği" sonucuna varıyor. Aşağıda tartışılan, erken zekanın yeniden değerlendirilmesi gerekliliği, türler konusundaki mevcut karışıklığa bağlı olarak ele alınmalıdır, zira, eskiden beri hüküm süren toptancı evrim modeli artık geçerliliğini yitirmektedir (sf. 17)

Paleolitik çağda uzun bir zaman dilimi boyunca, teknolojide sadece birkaç küçük değişiklik meydana gelmişti. Gerhard Kraus'a göre, "2.5 milyon yılı aşkın bir süre boyunca, taş alet kullanımında ölçülen yenilik hemen hemen sıfırdı." Tarih öncesi zeka hakkında bildiklerimizi de hesaba kattığımızda, böylesi bir "durgunluk" özellikle pek çok sosyal bilimcinin canını sıkmaktadır. Wymer'ın deyişiyle, ''böylesine yavaş bir ilerlemeyi kavramak bir hayli zordur." Avcı-toplayıcı varoluşun başarısı ve hoşnutluğuyla donanmış zekanın, kayda değer bir "ilerleme" olmayışının başlıca nedeni olması bana son derece makul görünüyor. İşbölümü, evcilleşme ve sembolik kültür; besbelli ki, bunların tümü yakın zamana kadar açıkça reddedilmişti.

Cohen, "toplumsal düzenin gelişimi ve bekası için" sembollerin "zaruri" olduğunu ileri sürmüştür. Bu da, -azımsanmayacak miktardaki pozitif kanıtın daha zorlayıcı şekilde gösterdiği gibi- sembollerin ortaya çıkışından önce, onların varlığını gerektirecek bir düzensizlik halinin olmadığı anlamına geliyor. (sf.20)

Asıl şaşırtıcı olan, uygarlığa yapılan bu geçişin hala olumlu bir gelişme olarak görülebilmesidir. "Sembolik tarzın… olağanüstü bir uyarlama gücüne sahip olduğu ortaya çıktı, eğer öyle olmasa Homo sapiens nasıl dünyanın maddi efendisi olabilirdi?" sonucuna varan Foster uygarlığa geçişi adeta kutlamaktadır. "Sembol manipülasyonunun, kültürün başlıca malzemesi olduğunu" kabul eden Foster şüphesiz haklıdır, ancak, şu olguyu fark etmediği anlaşılıyor; yabancılaşmayı ve doğanın yıkımını günümüzdeki ürkütücü boyutlara taşıyan şey, bizzat bu başarılı uyarlanma olmuştur. (sf. 21)

Dil, modern öncesi bireyin açık olduğu imge ve duygu fırtınalarına ket vurarak, "dizginleyici bir etmen" olma ve yaşamı "daha büyük bir denetime" tabi kılma işlevini görmüş olmalıdır. Bu anlamda dil, açıklığın ve doğayla ortaklığın hüküm sürdüğü bir yaşamdan, sembolik kültürün yükselişinden sonra ortaya çıkan tahakküme ve evcilleşmeye yönelik bir yaşama geçişi temsil etmiş olmalıdır. Bu arada, dil ile düşündüğümüz için düşüncenin ilerlediğini varsaymak (ilerleyişini evrensel bir memnuniyetle karşılayabileceğimiz "tarafsız" düşünce diye bir şey varsa eğer) muhtemelen yanlıştır, çünkü bunu varsaymamızı gerektiren kesin bir kanıt yoktur. (sf. 21)

Gans'e göre "çeşitli seküler sanat türlerinin ritüelden türemiş olduğu, kuşkuya hemen hemen hiç yer bırakmamaktadır." Böylece, bir sıkıntının başlangıcını, eski ve dolaysız bir otantikliğin yok oluşunun yol açtığı o duyguyu artık fark edebiliriz. "Sanat ve din, aynı şekilde, tatmin olmamış arzulardan doğmuştur" diyen La Barre bence de haklıdır. Önce dil olarak, daha soyut, sonra ritüel ve sanat olarak daha amaçsal bir şekilde ortaya çıkan kültürün işlevi, manevi ve toplumsal kaygıları yapay bir tarzda gidermeye çalışmaktır.

Tarım, yüksek boyutlara erişen işbölümünü mümkün kılar, toplumsal hiyerarşinin maddi temellerini kurar ve çevresel yıkıma yol açar. Rahipler, krallar, ağır çalışma koşulları, cinsel eşitsizlik ve savaş, tarımın doğrudan özgül sonuçlarından sadece birkaçıdır. Paleolitik insanlar, birkaç bin çeşit bitkiden oluşan son derece değişken bir beslenme rejimine sahipken, çiftçilikle birlikte bu kaynaklarda yoğun bir azalma oldu.

Taş Devri insanlığının zekası ve muhteşem pratik bilgisi veri alınarak, hep şu soru sorulmuştur; "Tarım niçin, diyelim ki, İ.Ö. 1.000.000 yılında değil de, İ.Ö. 8.000 yılı dolaylarında ortaya çıktı?" Ben, işbölümü ve sembolleşme biçiminde ortaya çıkan ve yavaş yavaş ivme kazanan yabancılaşmadan söz ederek, bu soruyu cevaplamaya çalıştım, ancak, sonuçların ne denli olumsuz olduğu dikkate alındığında, bu olgu şaşırtıcı olmaya devam ediyor. Ancak Binford'un da dikkat çektiği gibi, "Sorulması gereken soru, tarımın niçin her yerde gelişmediği değil, esas olarak tarımın niçin ortaya çıktığıdır." Avcı-toplayıcı yaşamın sona erişi, bedende, boyda ve iskelet yapısında bir gerilemeye neden oldu ve diş çürümesi, beslenme bozuklukları ve bulaşıcı hastalıkların önemli bir kısmını beraberinde getirdi. Cohen ve Armelagos şu sonuca varıyor: "Bir bütün olarak ele alındığında tüm bunlar, insan yaşamının niteliğinde -muhtemelen süresinde de- topyekün bir gerileme anlamına geliyor." (sf. 24)

Tarımın diğer sonuçlarından biri de sayının icadı oldu; oysa sayı, ekinlerin, hayvanların ve tarımın belirleyici özelliklerinden biri olan toprağın, mülkiyet konusu olmadığı dönemlerde tamamen gereksizdi. Sayının gelişimi, doğayı egemen olunacak bir varlık olarak görme tutkusunu daha da körükledi. Evcilleşme, ilk ticari işlemler ve politik yönetim için yazıyı da gerektiriyordu. Levi-Strauss, ikna edici bir biçimde, yazılı iletişimin başlıca işlevinin, sömürünün ve baskının kolaylaştırılması olduğunu, yazı olmaksızın kentlerin ve imparatorlukların ortaya çıkamayacağını söylemiştir. İşte bu noktada, sembolleşme mantığı ile sermayenin büyümesi arasındaki bağlantıyı açık seçik bir şekilde görüyoruz. (sf. 24-25)

O denli uzun süren tarım öncesi insanlık durumunun kendiliğindenliğinin, hazzının ve keşif duygusunun yerini alan uygarlığın zaferiyle birlikte, itaat, tekrar ve düzen anahtar haline geldi. Clark, avcı-toplayıcı yaşamdaki "boş zaman bolluğuna" değinerek şöyle der; "sıkıntı ve günbegün öğütülme yerine, zevk verici bir yaşam tarzının eşlik ettiği bu boş zaman bolluğu, toplumsal yaşamın niçin öylesine durgun kaldığını gayet iyi açıklamaktadır." En kalıcı ve yaygın söylencelerden birine göre, bir zamanlar, huzurun ve mutluluğun hüküm sürdüğü bir Altın Çağ vardı; sonra bir şey oldu ve bu saf ve hoş yaşam ortadan kalkarak yerini sıkıntılara ve acılara bıraktı. İsmi Aden veya her ne olursa olsun, burası, eski avcı-toplayıcı atalarımızın yaşadığı yerdi ve düş kırıklığına uğramış toprak işçilerinin yitik özgürlüklerine ve rahatlarına olan özlemini ifade etmektedir. (sf. 25)

Duffy şöyle devam ediyor; "toprağın, barınmanın ve yiyeceklerin bedava olduğu, liderlerin, patronların, politikanın, örgütlü suçun, vergilerin ve kanunların olmadığı bir yaşam tarzı düşleyin. Buna, zengin ve yoksul insanların olmadığı, mutluluğun maddi varlıkların birikimi anlamına gelmediği, her şeyin paylaşıldığı bir toplumun üyesi olmanın yararlarını ekleyin." Mbutiler ne herhangi bir hayvanı evcilleştirmiş ne de ekin ekmişlerdir.

Çiftçi olmayan topluluklar, az çalışma ve maddi bolluk gibi son derece aklı başında bir kombinasyon gerçekleştirmişlerdir. Bodley, Güney Afrika'nın zorlu Kalahari Çölü’nde yaşayan San Buşmanlarının (Güney Afrika'daki yerli kabilelerden biri), hem kişi sayısı hem de çalışma saatleri bakımından, etraflarındaki çiftçilere oranla çok daha az çalıştığını keşfetmiştir. Buna rağmen, çeşitli kuraklık dönemlerinde, çiftçiler hayatta kalabilmek için San topluluğuna başvurmaktadırlar. Tanaka'ya göre Sanlar, "şaşırtıcı derecede az çalışırlar ve zamanlarının önemli bir kısmını dinlenerek ve eğlenerek geçirirler." Yerleşik çiftçilerle kıyaslandığında, görece güvenli ve sakin bir yaşam süren San topluluklarının sahip olduğu bu canlılık ve özgürlük, başka araştırmacıların yorumlarına da konu olmuştur. (sf.26)

Festinger ise, Paleolitik insanın "ciddi bir çaba harcamadan, kayda değer miktarda yiyecek" elde ettiğine değinerek, sözlerini şöyle sürdürmüştür; "hala avcı ve toplayıcı olarak yaşayan çağdaş topluluklar, ücra bölgelere sürülmüş olmalarına rağmen, yine de çok iyi yaşıyorlar." (sf. 26)

Hole ve Flannery'nin de özetlediği gibi: ''Yeryüzünde hiçbir grup, zamanlarının çoğunu oyunlarla, sohbetle ve dinlenmekle geçiren toplayıcılar kadar boş zamana sahip olamaz." Binford ise, toplayıcıların, "modern sanayi ve tarım işçilerinden, hatta, arkeoloji profesörlerinden bile" çok daha fazla boş zamana sahip olduklarını ekliyor. (sf. 26-27)

Mbutiler, "mevcut anın doyurucu bir şekilde yaşanmasıyla, geçmişin ve geleceğin, kendi başlarının çaresine bakacağına" inanırlar. İlkel insanlar anılarla yaşamazlar ve genellikle doğum günleri ve yaşlarını ölçme gibi konularla ilgilenmezler. Gelecek konusunda ise, henüz var olmayanı kontrol altına almaya pek hevesli değildirler, tıpkı doğayı egemenlik altına alma niyetinde olmadıkları gibi. Onların, doğal dünyanın değişkenliğine ve akışına anbean katılışları, mevsimlerin farkında olmalarına engel değildir, ama bu, mevcut anı onlardan çalan yabancılaşmış bir zaman bilincine dönüşmez. (sf. 27)

Lauren van der Post, San insanının coşkun kahkahasından duyduğu şaşkınlığı şöyle ifade etmişti; "uygar insanlar arasında asla duyamayacağınız ta mideden gelen bir kahkaha." Post, bu gülüşü, uygarlığın şiddetli saldırılarına göğüs gererek ayakta kalmayı başaran muhteşem bir canlılığın ve duygu berraklığının göstergesi olarak yorumlamıştı. Truswell ve Hansen, aynı canlılığı, bir leoparla tutuştuğu silahsız kavgadan sağ kurtulan bir başka San insanında görmüş olmalı; yara almasına rağmen, hayvanı çıplak elleriyle öldürmüştü.

Tayland'ın batısındaki Andaman Adası yerlileri lidersizdirler, sembolik temsil hakkında bir fikirleri yoktur ve herhangi bir hayvanı evcilleştirmemişlerdir. Ama aynı şekilde, aralarında saldırganlık, şiddet ve hastalık da yoktur; yaraları şaşırtıcı bir şekilde çabuk iyileşir, görme güçleri ve işitme duyuları özellikle keskindir. Avrupalıların, 19. yüzyıl ortalarında bölgelerine girmelerinin ardından, bu özelliklerinin azaldığı söyleniyor, ama hala da şu çarpıcı fiziksel özelliklerini koruyorlar; sıtmaya karşı doğal bağışıklık, doğum sonrası çatlakları ve yaşlılıkla gelen kırışıklığı ortadan kaldırabilen deri esnekliği ve "inanılmaz" bir diş kuvvetliliği: Cipriani, dişleriyle çivi kıran 10 ile 15 yaş arası çocuklar gördüğünü söylemiştir. Ayrıca, Andamalıların, hiçbir koruyucu giysi kullanmadan, bal toplama faaliyetlerine de tanık olmuştur; "buna rağmen, asla arılar tarafından sokulmuyorlardı ve onları seyrettikçe, uygar dünyanın yitirdiği binlerce yıllık bir gizemin içine dalmış gibi hissediyordum kendimi." (sf. 28)
anarko ilkelcilik

DeVries, dejeneratif hastalıkların ve zihinsel özürlülüğün olmaması, kolay ve acısız doğum da dahil olmak üzere, toplayıcı-avcıların yüksek sağlık düzeylerini kanıtlayan çeşitli mukayeseler yapmıştır. DeVries aynı zamanda, toplayıcı- avcıların uygarlıkla ilişkiye girdikleri andan itibaren, sağlıklarının bozulmaya başladığına işaret etmektedir.

Aynı konuyla bağlantılı olarak, ilkel insanların yalnızca fiziksel ve duygusal gücü değil, aynı zamanda yüksek duyumsal yeteneklerine ilişkin azımsanmayacak kanıtlar vardır. Darwin, Güney Amerika'nın en güney ucunda, dondurucu soğukta neredeyse çıplak bir şekilde ortalıkta gezinen insanlardan bahsederken, Peasley,"herhangi bir giysi olmaksızın", iliklere işleyen soğuk çöl gecelerinde yaşamakla ünlenmiş olan Aborijinleri gözlemlemiştir. Levi-Strauss, [Güney Amerikalı] bir kabilenin, "gün ışığında Venüs gezegenini görebildiğini" öğrendiğinde hayretler içinde kalmıştı. Sirius B'yi en önemli yıldız olarak değerlendiren Kuzey Afrikalı Dogonlar da benzer bir yeteneğe sahiptirler; yalnızca en güçlü teleskoplarla bulunabilecek bir yıldızın varlığından, hiçbir alet olmaksızın, her nasılsa haberdardırlar. Bu özellikler bağlamında, Boyden, Jüpiter'in dört uydusunu çıplak gözle görebilen Buşmanlardan bahsetmiştir. (sf. 29)

Rohrlich-Leavitt şu hususlara dikkat çekmişti; "Veriler, toplayıcı-avcıların genelde bölgeci olmadıklarını ve çiftyerli olduklarını, grup içi saldırganlığı ve rekabeti reddettiklerini; yaşam kaynaklarını serbestçe paylaştıklarını; grup işbirliği bağlamında, eşitlikçiliğe ve özerkliğe önem verdiklerini; çocuklara hoşgörülü ve sevecen davrandıklarını göstermektedir." Onlarca çalışma, komünal paylaşım ve eşitlikçiliği, böylesi grupların neredeyse belirleyici özellikleri olarak vurgulamıştır. Lee, toplayıcılar arasındaki paylaşımın "evrenselliğine" dikkat çekerken, Marshall'ın 1961'deki klasik çalışması, "güçlü eşitlikçi" bir toplayıcı-avcı yönelişi vurgulayan bir “cömertlik ve alçak gönüllülük etiği”nden söz etmektedir. Tanaka tipik bir örnek verir: “En çok hayran oldukları özellik cömertliktir, en çok hor gördükleri ve nefret ettikleri özellikler ise cimrilik ve bencilliktir.”

Lee, "dünyanın çeşitli yerlerinde sade bir şekilde yaşayan toplayıcılar" arasında, "sınıfsal ayrımlara duyulan mutlak nefretten" söz etmiştir. Leacock ve Lee, grup içi "her türlü otorite" iddiasının, "!Kung topluluğu arasında alay ya da öfkeye yol açtığını" vurgulamıştır; aynı özelliğin, başkalarının yanı sıra, Mbutiler, Hazdalar ve Dağlı Naskapiler için de geçerli olduğu kaydedilmiştir. (sf. 30)

Mbutilerin toplumsal yapısını inceleyen Turnbull, şöyle der; "aleni bir boşluk, nerdeyse anarşik olan bir iç sistem yokluğu." Duffy'ye göre; "Mbutiler doğal bir şekilde başsızdırlar; liderleri ve yöneticileri yoktur, topluluğu ilgilendiren kararlar konsensusla alınır." Birçok açıdan olduğu gibi, bu noktada da, çiftçiler ile toplayıcılar arasında büyük nitel farklılıklar vardır. Söz gelimi, San topluluklarını çevreleyen çiftçi Bantu kabileleri (örneğin Sagalar), krallık, hiyerarşi ve çalışma temelinde örgütlenmişlerdir; San topluluklarıysa, eşitlikçilik, özerklik ve paylaşım sergilemektedirler. Bu çarpıcı ayrımı yaratan, evcilleşme ilkesinden başka bir şey değildir. (sf. 31)

Avcı-toplayıcılar arasındaki şiddet konusunda ise, Lee şu tespitte bulunmuştur; "!Kunglar kavgadan nefret eder ve kavga eden herhangi bir insanın aptal olduğunu düşünürler." Duffy'nin değerlendirmesine göre, "Mbutiler, iki insan arasındaki her türlü şiddet biçimini büyük bir tiksinti ve nefretle karşılarlar ve bu şiddeti asla danslarında ve oyunlarında temsil etmezler." Bodley ise, cinayet ve intiharın, dış etkilere maruz kalmayan toplayıcı-avcılar arasında "son derece seyrek" olduğu sonucuna varmıştır. Amerikan yerlilerinin "savaşçı" doğası, Avrupalıların işgalci emellerini meşru kılmak amacıyla çoğunlukla uydurulmuştur; yağmacı uygarlıkla karşılaştıktan sonra şiddet uygulamaya başlayan Komançi yerlileri, Avrupalıların istilasından önce, yüzyıllar boyu şiddet içermeyen bir yaşam sürdürmüşlerdi. (sf. 32)

Johannessen, Güneybatı Amerika yerlilerinin, bitki ekimine karşı gösterdikleri direnişin, Şamanların nüfuzu sayesinde bastırıldığı tezini ortaya atıyor. Benzer şekilde, Marquardt, Kuzey Amerika'da üretimin başlatılmasında ve düzenlenmesinde, ritüel otorite yapılarının önemli bir rol oynadığını dile getirmiştir. Amerika'daki gruplar üzerinde çalışan bir başka uzman ise, Şamanların doğanın yabanıllığını denetim altına alma rolü ile kadınların boyunduruk altına alınışı arasında bir ilişki saptamıştır. (sf. 34)

Toplayıcı-avcı kadınlarla ilgili bir diğer ilgi çekici olgu da, herhangi bir doğum kontrolü yöntemi olmaksızın, hamileliği önlemekte sergiledikleri yetenektir. Gebelik konusunda pek çok hipotez öne sürülüp çürütülmüştür, örneğin gebeliğin şu veya bu şekilde bedenin yağ düzeyine bağlı olması gibi. En akla yatkın görünen açıklamalardan biri, evcilleşmemiş insanların, kendi fiziksel koşullarıyla çok daha uyumlu yaşamaları olgusuna dayanan açıklamadır. Toplayıcı-avcı kadınların duyuları ve gelişim süreçleri yabancılaşmış veya körelmiş değildir; bedenlerini yabancılaşmış bir nesne gibi algılamayanlar için doğum kontrolü hiç de mistik bir olgu olmasa gerek. (sf. 36)

Zaire Pigmeleri, her kızın ilk adet dönemini, büyük bir şenlik ve festivalle kutlarlar. Genç kadın büyük bir sevinç ve gurur duyar ve tüm topluluk bundan duyduğu mutluluğu ifade eder. Oysa çiftçi köylüler arasında, adet gören bir kadın, tabularla karantina altına alınması gereken kirli ve tehlikeli bir varlık olarak değerlendirilir. San erkeği ve kadını arasındaki dingin, eşitlikçi ilişki, esnek roller ve karşılıklı saygı Drapper'ı etkilemişti; Drapper'a göre, Sanlar toplayıcı-avcı olarak kaldıkları sürece aynı şekilde devam edecek olan bu ilişki, toplayıcı-avcı olmaktan çıktıkları andan itibaren ortadan kalkacaktı (sf. 36)

Draper, "!Kung çocuk oyunlarında hemen hemen hiç rekabet olmadığını" görebilirken, Shostack, "!Kung kız ve erkek çocuklarının çoğu oyunları birlikte oynadıklarını" gözlemlemiştir. (sf. 37)

Coontz ve Henderson, cinsiyetler arasındaki en eşitlikçi ilişkilerin en sade toplayıcı toplumlarda bulunduğu önermesini destekleyen kanıtların gittikçe arttığına işaret etmektedir. Kadınlar, toplayıcı-avcı toplumdan farklı olarak, geleneksel tarımda son derece başat bir rol oynamalarına rağmen, karşılığında bir statü elde etmezler. Bitkiler ve hayvanlar gibi, kadınlar da, tarımın başlamasıyla birlikte evcilleştirilmeye tabi kılınmaktadır. Temellerini yeni düzenle sağlamlaştıran kültür, içgüdünün, özgürlüğün ve cinselliğin koşulsuz boyun eğdirilişini gerektirir. Her türlü düzensizlik ortadan kaldırılmalı, doğanın gücü ve kendiliğindenlik sıkı bir şekilde denetim altına alınmalıdır. Kadınların yaratıcılığı ve cinsel kişilikler olarak temel varlığı, yerini, tüm köylü dinlerinde ifade edilen, erkeklerin ve besinin bereketli kaynağı Büyük Ana rolüne bırakmaya zorlanmaktadır. (sf. 38)

Wilson'ın da yalın bir şekilde belirttiği gibi, "İntikam, kan davası, kargaşa, kavga ve savaş, evcilleşmiş halklar arasında ortaya çıkmış ve onlara özgü olgularmış gibi görünmektedir." (sf. 38)

Örneğin !Kung sınırlan, belirsiz ve savunmasızdır; Pandaramların yaşadıkları bölgeler sabit değildir ve isteyen istediği yere gidebilir; Hazdalar, serbestçe bölgeden bölgeye geçerler; Mbutiler için, sınırların ve arazilerine izinsiz girişlerin hemen hemen hiçbir önemi yoktur; ve son olarak Avustralya Aborijinleri, bölgesel ve sosyal ayrımları reddederler. Dışlayıcılığın yerini, bir cömertlik ve konukseverlik etiği alır (sf. 40)

Pietro, Kolomb'un ikinci seferinde karşılaştığı Kuzey Amerika yerlileri hakkında şöyle yazıyordu: "Tüm kötülüklerin kaynağı olan 'benimki ve seninki’nin onlar arasında yeri yoktur." Post'a göre, Buşmanlar "herhangi bir iyelik anlayışına" sahip değillerdir ve Lee, Buşmanların, doğal çevrenin kaynakları ile toplumsal refah arasında keskin bir ayrım yapmadıklarını görmüştür. Bir kez daha görüldüğü gibi, doğa ile kültür arasında bir ayrım vardır ve uygarlaşmayanlar birincisini, yani doğayı seçmişlerdir. (sf. 40)

Bir zamanlar, insanlar her şeyi paylaşıyorlardı; tarımla birlikte, mülkiyet en yüce değer oluyor ve insan, tüm dünyaya sahip olmaya kalkışan bir türe dönüşüyor. Akıllara durgunluk veren bir deformasyon. (sf. 40)

Sahlins belagatli bir şekilde şöyle demişti: "Dünyanın en ilkel insanları sadece birkaç şeye sahiptir, ama yoksul değildir. Yoksulluk ne malın mülkün az oluşu, ne de sadece amaçlarla araçlar arasındaki bir ilişkidir; yoksulluk her şeyden önce insanlar arasındaki bir ilişki biçimidir. Toplumsal bir statüdür. Ve bu haliyle de, uygarlığın bir icadıdır."

Sembolik kültürün ve işbölümünün ortaya çıkışıyla birlikte, anlayışlılığın, bütünlüğün ve büyüleyiciliğin hüküm sürdüğü bir yaşamdan koparak, bizi ilerleme öğretisinin tam göbeğindeki hiçliğe getiren son derece yanlış bir yöne saptık. Kendisi boş olan ve her şeyin içini boşaltan evcilleşme mantığı, her şeyi kontrol etme arzusuyla birlikte, geri kalan her şeyi harabeye çeviren uygarlığın yıkıntılarını artık gözümüzün içine sokmaktadır. Doğanın tali olduğu varsayımı, kısa bir süre sonra tüm yeryüzünü yaşanamaz hale getirecek olan kültürel sistemlerin tahakkümünü mümkün kılmaktadır. (sf. 42)

Günümüzün en saplantılı kavramlarından biri nasıl ki zaman denen maddi gerçeklik ise, kendinden menkul zaman anlayışı da sosyal yaşamın ilk yalanı olmuştur. Başka türlü söylemek gerekirse, insan doğadan kopmadan önce zaman diye bir şey yoktu. Bu can alıcı şeyleşme -zamanın başlangıcı- İlk Günah'ı; yani yabancılaşmanın ve tarihin başlangıcını teşkil eder.

Spengler bir kültürü başka bir kültürden ayıran özelliklerin zamana atfedilen sezgisel anlamlar olduğunu gözlemlerken, Canetti, zamanı düzenlemenin tüm yönetimlerin başlıca özelliği olduğunu belirtmiştir. Öte yandan, topluluktan yola çıkıp uygarlığa varan akışın kendisi de zamana dayandırılmaktadır. Zaman teknolojinin temel dili ve tahakkümün ruhudur. (sf. 43)

"İlkel insanlar mevcut an içinde yaşarlar, tıpkı bizlerin de eğlenirken mevcut anda yaşaması gibi." (sf. 46)

Durkheim tam da böyle bir anlayıştan yola çıkarak zamanı "dinsel düşüncenin bir ürünü" olarak değerlendirmiştir. Eliade artık iyice su yüzüne çıkan bu ayrışmayı görmüş ve onu sosyal yaşamla ilişkilendirmiştir; "en mantıksız efsaneler ve ritüeller, Tanrı ve Tanrıçaların hemen hemen tüm çeşitleri, Atalar, maskeler, gizli topluluklar, tapınaklar, papazlıklar ve benzerleri; tüm bunlar, toplayıcılık ve oyuntarzı avcılık aşamasının ötesine geçen kültürlerde ortaya çıkmaktadır. (sf. 48)

Elman Service, avcı-toplayıcı dönemde gruplar halinde yaşayan toplulukların "şaşırtıcı ölçüde" eşitlikçi olduklarını fark etmiştir; bu eşitlikçiliğe damgasını vuran şey yalnızca otoriter şeflerin yokluğu değil, ama aynı zamanda, uzmanların, her türlü aracı unsurun, işbölümünün ve sınıfların bulunmayışıdır. (sf. 48-49)

Eski Ahit'te geçen "Verimli ve üretici olun" emri Cioran tarafından bir "suç" olarak değerlendirilmiştir. Muhtemelen Cioran bu emirde ilk uzamsallaşmayı -bizzat insanların kendi kendilerini uzamsallaştırmalarını görmüş olsa gerek; zira ilerlemeci bir müdahaleyle yıkılan avcı-toplayıcı yaşamdan sonra ortaya çıkan işbölümü ve onu takip eden diğer ayrışmaların, insan nüfusundaki hızlı artıştan kaynaklandığı söylenebilir. Bu yıkımı burjuva tarzda dile getiren klişeleşmiş söyleme göre, tahakküm (yani yöneticiler, şehirler, devletler vb.) "nüfus baskısının" doğal bir sonucudur. (sf. 49)

Kendisine sunulan artı ürün sayesinde, rahip zamanı ölçmeye, gökyüzü hareketlerini tanımlamaya ve gelecekteki olayları öngörmeye başladı. Güçlü bir elitin denetimi altında olan zaman, doğrudan, devasa sayılardaki erkek ve kadının yaşamlarının kontrol altına alınmasında kullanıldı.
Lawrence Wright'a göre, ilk takvim ustaları ve onların bilgili yardımcıları "bağımsız bir rahip sınıfı haline geldi." Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, yoğun bir şekilde zaman saplantıları olan Mayalar'dı. G.J. Whitrow şöyle der; "tüm antik halklar arasında, en ayrıntılı ve en doğru astronomik takvimi geliştirenler ve böylece kitleler üzerinde muazzam bir denetim kuranlar Maya rahipleri olmuşlardır.

Biçimsel zaman anlayışının tarımın gelişimiyle birlikte ortaya çıktığını söyleyen Henry Elmer Barnes haklı görünüyor. Eski Ahit'te, çalışmanın ve tahakkümün habercisi olan Cennetten Kovulma sahnesinde geçen ünlü tarım bedduasını hatırlamamak mümkün değil (Eski Ahit 3: 17-18). (sf. 50)

"'Tarımın keşfedilmesi," diye iddia eder Eliade, "modern aklın hiçbir şekilde algılayamayacağı muazzam alt üst oluşlara ve ruhsal çöküntülere yol açmıştır." Bu zehir zemberek ortaklık koca bir dünyayı yıktı; tabii ki inanılmaz bir mücadeleyi yenilgiye uğrattıktan sonra. (sf. 51)

Kilise, zamanın ölçülmesine katılan ve zamana göre düzenlenmiş bir yaşam tarzını dayatan ilk güç olmuş ve bu projesini katı bir şekilde uygulamaya devam etmiştir. Bu yüzden, vurmalı ve yelkovanlı saatin Papa 11. Sylvester tarafından 1000 yılında icat edilmesi hiç de şaşırtıcı değildir. Özellikle Benediktin tarikatı, Coulton, Sombart, Mumford ve diğer tarihçiler tarafından, modern kapitalizmin ilk kurucusu olarak değerlendirilmiştir. İktidarlarının zirvesinde oldukları Ortaçağ'da yaklaşık olarak kırk bin manastırı yöneten Benediktin papazları, insanları "saatinde" çalışmaya zorlamakla, insan yaşamının bir makinanın doğal olmayan ritimlerinin boyunduruğu altına girmesine yardım etmişlerdir. Bu ise, saatin yalnızca zamanı gösteren basit bir araç olmadığım, ama aynı zamanda insan eylemini eşzamanlı hale getiren bir araç olduğunu göstermektedir. (sf. 52)

Tüm kaçış yollarını tutan teknoloji tarafından, söz konusu yüz yılın başlarında üretilen ilk mekanik saat, nitel bakımdan yepyeni bir tutsaklık çağını temsil ediyor ve böylece zamansal öğeler doğadan tamamen kopuyordu. (sf. 52-53)

"Nereden geldin sen?" Suso'ya görünen "Hiçbir yerden geliyorum" diye cevap verir. "Söyle bana, nesin sen?" "Ben yokum." "Ne istiyorsun?" "Ben istemem." "Bu bir mucize! Söyle bana, adın ne?" "Bana İsimsiz Vahşilik derler." "Senin anlayışın nereye varır?" "Dizginsiz bir özgürlüğe." "Söyle bana, dizginsiz özgürlük dediğin nedir?" "Bir insanın geriye ve ileriye bakmaksızın ve kendisi ile Tanrı arasında herhangi bir ayrım yapmaksızın geçici heveslerine göre yaşamasıdır…”
"Her şeyi olduğu gibi tutma," sınıfları ve hiyerarşileri ortadan kaldırma arzusu, tıpkı Suso'nun açıkça zaman karşıtı olan sözcesinde olduğu gibi, 14. yüzyıl toplumsal ayaklanmasının en uç arzularını yansıtmakta ve bu toplumsal ayaklanmadaki zaman karşıtı öğeleri ortaya koymaktadır. (sf. 53-54)

Üstelik zamanın tiranlığına karşı sergilenen duyarlılık bu kısacık ayaklanma anlarıyla da sınırlı değil. Poulet'ye göre hiç kimse, zamanın başkalaşarak aşağılayıcı bir olguya dönüşmesini, eserlerinde, "çalışmanın getireceği kurtuluşu reddeden" ve "Cenneti hemen şimdi, bu dünyada isteyen" doyumsuzları işleyen Baudelaire kadar derinden hissetmemiştir; bu doyumsuzları, "Zaman tarafından şehit edilen Köleler" olarak adlandıran Baudelaire'in bu görüşü, zaman içinde var olmanın bir skandal olduğunu savunan Rimbaud tarafından da tekrarlanmıştır. Bu iki şair, 19. yüzyılın ortasında ve sonunda şahlanan sermayenin uzun ve karanlık gecesinde bir hayli acı çekmiştir; öte yandan onların eriştiği zaman bilincinin, 1848 Devrimi'ne ve 1871 Komünü'ne aktif bir şekilde katılmaları sayesinde netleştiği söylenebilir. (sf. 58)

Yolun kenarında istediğiniz kadar oyalanabilirsiniz. Sanki saatlerimizi çöplüğe atıp artık zamanı ve mevsimleri hatırlamayacağımız yeni bir bin yıl gelmiş gibi. Diyecektim ki, saatlerden ömür boyu vazgeçmek, sonsuza dek yaşamak anlamına gelir. Sadece açlıkla ölçülen ve uykunun çökmesiyle sona eren bir yaz gününün nasıl sonsuz bir şekilde uzun olduğunu denemeden anlayamazsınız. (sf. 58)

“Kitlesel üretim özellikle kitlelerin üretilmesinden destek almaktadır.” Ancak bunun da ötesine geçerek, üretimin bizzat kitlelerin veya kitle insanının üretilmesi olduğunu söyleyebiliriz. Birbiri yerine geçen standart parçalardan oluşan ve değeri ücretli emek ile belirlenen kitlesel üretimin bizzat kendisi, Benjamin'in zihnini kurcalayan faşist gösterilerden çok daha önce, günlük yaşamdaki faşizmi yaratmıştır. (sf. 59)

1950'li yılların ortalarında bilim adamı N.J. Berrill, oldukça tarafsız bir kitapla, tartışmanın seyrini değiştirerek, topluma hakim olan "hiçbir çıkışı olmayan hiçbir yerden hiçbir yere gitme" arzusunu yorumluyor ve şöyle bir gözlemde bulunuyordu; ''Ve buna rağmen bir dakika sonsuzluğu kucaklayabiliyorken, bir ay tamamen anlamsız olabiliyor." Berrill daha da ileri giderek ürkütücü bir çığlık atıyordu; "Uzun süre boyunca, tıpkı bir kaçış yolu bulmaya çalışan bir mahkum gibi, zaman tarafından kapana kıstırıldığımı hissetmişimdir." Bilim gibi beklenmedik bir alandan böylesine rahatça dile getirilen düşünceleri duymak şaşırtıcı olsa gerek, ancak Berrill'den kırk yıl önce başka bir bilim insanı, tam da Birinci Dünya Savaşı'nın onlarca yıllık başkaldırıları ezdiği bir dönemde benzer bir açıklamada bulunmuştu. Şöyle diyordu Wittgenstein; "Zaman içinde değil, sadece mevcut an içinde yaşayan insan mutludur.” (sf. 61)


Eğitimin işlevini mükemmel bir şekilde özetleyen Raoul Vaneigem, zaman bilincini yaratan öğeyi yakalamıştı: "Çocuğun günleri büyüklerin zamanından yakasını sıyırır; çocukların zamanı, düşsellikle, tutkuyla ve gerçeklik tarafından tutsak edilen düşlerle doludur. Dışarda ise, kolları saatli eğitimciler çocukları izlemekte ve onların gelip saatlerin devrine ayak uyduracakları anı beklemektedirler." (sf. 61)

Nietzsche'den yapacağım kısa bir alıntıyla dilin özü olan anlayıştan başlamak istiyorum; "kelimeler şeyleri eksilterek duygusuzlaştırır; kelimeler kişiliksizleştirir; kelimeler, olağandışı olanı olağanlaştırır." (sf.66)

İdeolojinin paradigması olarak değerlendirilen dil, aynı zamanda algının başlıca düzenleyicisi olarak da kabul edilmelidir. Ünlü dilbilimci Sapir tarafından da belirtildiği gibi, "sosyal gerçekliğin" kavranması bakımından insanlar tamamen dilin insafına terk edilmişlerdir. Bir başka ünlü antropolog ve dilbilimci olan Whorf bu yaklaşımı daha da ileriye götürerek, düşünme biçimleri ve tüm diğer zihinsel etkinlikleri de dahil olmak üzere, dilin bir insanın tüm yaşam tarzını belirlediğini savunmuştur. Dil kullanmak demek, kişinin kendisini, o dilin doğasına zaten içkin olan algı biçimleriyle sınırlandırması demektir. Dilin biricik ifade biçimi olduğu ve buna rağmen her şeyi kendi içinde kalıba döktüğü olgusu, bizi doğrudan ideolojinin özüne götürmektedir.

Bizden bağımsız bir yapı olan dil, yalnızca ideolojik olarak ortaya çıkan bir gerçekliktir. İşte dil dünyayı bu şekilde belirleyip değersizleştirmektedir. George Steiner şu sonuca varmıştır: "İnsan konuşması, açığa çıkardığından çok daha fazla şeyi gizler; tanımladığından çok daha fazla şeyi muğlaklaştırır; ilişkilendirdiğinden çok daha fazla şeyi birbirinden koparır.”

Daha somut konuşmak gerekirse , bir dili öğrenmenin özü, konuşmayı biçimlendirip denetleyecek bir sistemin, bir modelin öğrenilmesidir. Bu düzeyde karşımıza çıkan ideolojiyi görmek hiç de zor değil; zira her birinin vazgeçilmez fonolojik, sözdizimsel ve anlambilimsel kurallarının keyfiliğinden dolayı, insanlar tarafından kullanılan her dilin öğrenilmesi gerekmektedir. Yani, doğal olmayan bir dünyanın üretilmesi, doğal olmayan olguların dayatılmasını gerektirir. (sf. 69)

Dilin yapısı bakımından konuya yaklaşıldığında, "konuşma özgürlüğü" diye bir şeyin söz konusu olamayacağı gayet açıktır; zira gramer, içimizdeki görünmeyen hapishanenin görünmeyen "düşünce denetleyicisidir". Dile geçişle birlikte, daha baştan kendimizi özgürlüğün olmadığı bir dünyaya mahkum etmiş oluyoruz. (sf. 70)

Uygarlık bir unutuş olarak değil, çoğu zaman bir hatırlayış olarak değerlendirilir; bu yaklaşıma göre dil, bilgi birikiminin ileriki kuşaklara aktarılmasını ve başkalarının deneyimlerinden, sanki o deneyimler bizim kendi deneyimlerimizmiş gibi yararlanılmasını sağlamaktadır. Herhalde uygarlığın unuttuğu şey tam da bu olsa gerek; yani, başkalarının deneyimlerinin bizim kendi deneyimlerimiz olmadığı ve bu yüzden uygarlaştırma sürecinin temsili olarak yaşanan yapay bir süreç olduğu gerçeği. (sf. 70-71)

Öte yandan, avlanma eyleminin dili gerekli hale getirdiğini savunan hipotezi çürütmek de hiç zor değil; hayvanlar herhangi bir dil kullanmaksızın birlikte avlanırlar ve insanların avlanabilmeleri için de genellikle sessiz olmaları gerekiyor. Bana kalırsa, çağdaş dilbilimci E.H. Sturtevant'ın yaklaşımı çok daha akla yatkındır; Sturtevant'a göre, her türlü niyet ve duygu, mimik, bakış veya ses tarafından gayriiradi olarak ifade edildiği için, dil gibi iradi bir iletişim, yalan söyleme veya aldatma amacıyla yaratılmış olmalıdır. Çemberi daha da daraltan felsefeci Caws şu hususta ısrar eder; "gerçek… linguistik sahnede görece sonradan ortaya çıkmıştır ve dilin gerçeği ifade etmek amacıyla icat edildiğini düşünmek kesinlikle yanlıştır." (sf. 73)

On dokuzuncu yüzyıl dilbilimcisi Müller tam da bu anlamda mitolojiyi "dilin bir hastalığı" olarak tanımlamıştır; şeyleri doğrudan tanımlama imkanına sahip olmayan dil düşünceyi deforme etmektedir. "Mitoloji kaçınılmazdır, doğal bir olgudur ve dilin içkin gerekliliklerinden biridir… [Mitoloji] dilin düşünce üzerindeki karanlık gölgesidir ve dil tamamen düşünce ile eşitlenmediği sürece, ki bu imkansızdır, bu gölge asla kaybolmayacaktır." (sf. 77)

"Aşıkların kelimelere ihtiyacı yoktur" deyiminde oldukça derin bir gerçek yatmaktadır. Mesele tam da böyle bir dünyaya sahip olmaktır; aşıkların dünyasına, isimlerin bile unutulabileceği bir dünyaya, cahilliğin karşıtının büyülenmişlik olduğunu bilen bir dünyaya sahip olmak. Bu yüzden, anlamlı olabilecek tek politika, dili ve zamanı ortadan kaldıran ve böylece şehvet derecesinde vizyon sahibi olan politikadır. (sf. 82)

Yaşamakta olduğumuz krizin boğucu ve ahlâksızlaştırıcı niteliği, her şeyden önce de, günden güne artan anlamsızlık duygusu ve içerik yoksunluğu, en alalade "verileri" bile giderek daha fazla sorgulamamızı gerektiriyor. Zaman ve dil şüphe uyandırmaya başlamıştır; ne yazık ki sayı da artık "masum" görünmüyor. Teknolojik uygarlık içindeki yabancılaşma, kendini, artık sayının özünü gizleyemeyecek ölçüde acıyla göstermekte ve matematik, teknolojinin şeması olarak karşımıza çıkmaktadır. (sf. 83)

Çalışmanın gerekliliği (Marx) ve baskının gerekliliği (Freud) aynı şeyi ifade eder; uygarlığı. Bu yanlış yönelimler insanlığı doğadan koparmış ve "kitlesel nevroz kronolojisinin muntazam bir şekilde uzaması" olarak değerlendirilebilecek tarihi doğurmuştur. (sf. 91)

İ.Ö. beşinci yüzyıl tarihçisi Herodot, matematiğin kökenini, vergilendirme maksadıyla toprağın ölçülmesini gerekli gören Mısır Kralı Sesostris'e (İ.Ö. 1300) dayandırmıştır. Sesostris'in Mısır'ından muhtemelen 2000 yıl önce ortaya çıkmasına rağmen, sistemli matematik -özellikle de, kelime anlamı "toprağın ölçülmesi" olan geometri- gerçekten de siyasal ekonominin ihtiyaçlarından doğmuştur. Neolitik uygarlıkla birlikte oluşmaya başlayan yiyecek fazlalığı, uzmanlaşmış bir rahipler ve yöneticiler sınıfının ortaya çıkmasına yol açmış ve bu sınıf İ.Ö. 3200 dolaylarında alfabeyi, matematiği, yazıyı ve takvimi geliştirmişti. Sümerlerdeki ilk matematiksel hesaplar, İ.Ö. 3500 ile 3000 arasında ortaya çıkmış ve envanterler, satış senetleri, anlaşmalar, birim fiyatları, satın alınan birimler ve faiz ödemeleri türünden işlemleri kapsamıştır. (sf. 92)

…on yedinci yüzyıl ortalarındaki İngiltere'yi tanımlayan Hill şöyle der; “… çarpıcı bir uzmanlaşma
oluşmaya başlamıştı. Son büyük bilgeler teker teker yok oluyordu… " (sf. 100)

Öte yandan, doğayı bir makina olarak gören bu yeni anlayış, 1800'lü yılların başlangıcında, Romantik şair ve sanatçıların direnişiyle karşılaşmıştır. Örneğin Blake, Goethe ve John Constable, Sanayi Devrimiyle birlikte organik yaşamı ihlal etme kudretini açık bir şekilde ortaya koyan bilimi, dünyayı bir saat düzeneğine dönüştürmekle suçlamışlardır. (sf. 102)

Daha da önemlisi, yirminci yüzyılın bu ilk otuz yılı boyunca, matematiğin yukarıda sözü edilen tüm temel yapılarına tamamen problemsiz bir dayanak kazandırmak üzere, Russel, Whitehead, Hilbert ve benzeri kişilerin harcadığı yoğun çaba, küçümsenmeyecek bir iyimserlikle devam etti. Ne var ki, 1931 yılında Kurt Gödel'in, herhangi bir sembolik sistemin ya tutarlı ya da tam olacağını, ama ikisi birden olamayacağını savunan "Tam Olmama Teoremi" ile birlikte bu parlak umutlar suya düştü. Gödel'in sunduğu bu sarsıcı matematiksel kanıt, asli sayısal sistemlerin sınırlılığını göstermekle kalmaz, ama aynı zamanda, doğanın her türlü kapalı ve tutarlı dil tarafından çevrelenmesi olasılığını da bertaraf eder. Eğer bir düşünce sistemi, kendi içinde ne kanıtlanabilen ne de çürütülebilen bir takım teoremleri ya da iddiaları içeriyorsa, kullanılmakta olan dildeki tutarlılığı kanıtlamak imkansızdır. Gödel ile onun Tarski ve Church gibi yakın ardılları tarafından da ikna edici bir şekilde ortaya konulduğu gibi, "dünya hakkındaki her türlü bilgi sistemi, temelden yarımdır, sonsuz bir şekilde yenilenmeye tabidir ve öyle de kalmalıdır.”

Morris Kline, Mathematics: The Loss of Certainty (Matematik: Kesinliğin Yitirilişi) adlı eserinde, bir zamanlar güya ihlal edilemez olan "ihtişamlı matematiğin" başına gelen felaketlerin Gödel'le başladığını savunur. Nasıl ki kapitalizm bir türlü kendisine sağlam bir dayanak kazandıramıyorsa, tıpkı dil gibi, dünyayı ve kendisini tanımlamak üzere kullanılan matematik de bu görevini icra etmekte başarısız kalır. Daha da önemlisi, Gödel Teoremi'yle birlikte matematiğin, "geleneksel olarak sanıldığından çok daha soyut ve biçimsel olduğu anlaşılmakla" kalmıyor, ama aynı zamanda, "insan aklının dayandığı kaynakların tam olarak biçimselleştirilmediği ve hiçbir zaman da biçimselleştirilemeyeceği" de açık bir şekilde ortaya çıkıyordu. (sf. 105)

Eşzamanlı ve kendiliğinden bir açıklığa dayanan avcı-toplayıcı yaşam, zaman karşıtı bir yaşamdı; zaman bilincini yaratan şey, ardışık görevlerin daraltıcılığını ve dikte ettirilen bir rutini esas alan tarımsal yaşamdır. (sf. 110)

Anadolu'daki Çatal Höyük'te bulunan Neolitik köyde, her üç odadan biri, ritüel amaçlar için kullanılmıştır. Kurban öğesinin eşlik ettiği sistematik bir baskı biçimi olan saban ve tohum, Burkert'e göre, birer ritüel kurban olarak değerlendirilebilir. Evcilleştirilmiş hayvanların (hatta insanların) ritüel amaçlarla kesilmesi anlamına gelen kurban olgusu, tarım toplumlarıyla birlikte yaygınlaşmaktadır; üstelik kurbana yalnızca tarım toplumlarında rastlanmaktadır. (sf. 115)

Erkekler tarafından kadınlara dayatılan şiddet de tarımla birlikte ortaya çıkmış ve kadınları birer ağır yük hayvanına ve çocuk bakıcısına dönüştürmüştür. Eleanor Leacock, tarım öncesi toplayıcı yaşamdaki eşitçiliğin, "erkeklere olduğu kadar kadınlara da eksiksiz bir şekilde uygulandığını" savunmuştur; bunu sağlayan şey, görevlerin özerk olması ve kararların, bu kararları hayata geçirecek kişiler tarafından verilmesi olgusudur. Üretimin olmadığı ve çocuk emeğini gerektiren zararlı otların yolunması türünden tatsız işlerin bulunmadığı bir dönemde, kadınlar ağır gündelik işler altında iki büklüm olmadıkları gibi, sürekli olarak çocuk doğuran bir varlık olarak da değerlendirilmemişlerdir.

Tarımın doğurduğu sürekli çalışma illetiyle birlikte, Cennetten kovulma söylencesinde Tanrı kadına şöyle demiştir; "Senin acını ve gebeliğini fazlasıyla arttıracağım; acı içinde çocuk doğuracaksın; bu arzu senin kocana ait olacak ve o seni yönetecektir." Benzer şekilde, bilinen ilk yasalar, örneğin Sümer kralı Ur-Namu'nun yasaları, arzularını evlilik dışında tatmin edecek tüm kadınların öldürülmesini emretmiştir. Whyte, kadınların "erkeklere ilk yenilgisinin, insanların avcılığa ve toplayıcılığa dayanan basit bir yaşamdan vazgeçmesiyle gerçekleştiğinden" söz ederken, Simone de Beauvoir, saban ile erkeklik uzvu arasında kurulan denklemde, kadınlar üzerindeki erkek otoritesinin sembolünü saptamıştır. (sf. 117)

Tarımın ortaya çıkışı konusunda, hiçbiri inandırıcı olmayan pek çok teori öne sürülmüştür. Childe ve benzeri tarihçilere göre, nüfus artışı, insan topluluklarının diğer türlerle daha yakın bir ilişkiye girmelerini gerektirmiş ve böylece, ek insan nüfusunun beslenmesi ihtiyacından ötürü, evcilleştirmeyi ve üretimi yaratmıştır. Ne var ki, nüfus artışının tarımı öncelemediği, tersine tarımın nüfus artışına yol açtığı olgusu son derece inandırıcı verilerle kanıtlanmıştır. Örneğin Flannery şu sonuca varır; "Dünyanın hiçbir yerinde, tarımın ortaya çıkışına nüfus baskısının yol açtığını gösteren herhangi bir kanıt göremiyorum." (sf. 119-120)

Florida'daki Kızılderili babaların ölmeden önce kendi ailelerindeki beşinci kuşağı gördüklerini anlatan on altıncı yüzyıldaki İspanyol canlı tanıklara rağmen, uzun süre, ilkel halkların 30'lu ve 40'lı yaşlarda öldüklerine inanılmıştır. (sf. 123)

Jared Diamond şöyle yazmıştır: "Tüberküloz ve ishal hastalıkları çiftçiliğin ortaya çıkışıyla, kızamık ve hıyarcıklı veba ise büyük şehirlerin oluşumuyla birlikte başlamıştır." Muhtemelen insanlığın en büyük katili olan sıtma ve neredeyse tüm diğer bulaşıcı hastalıklar tarımdan bize kalan mirastır. Beslenme bozuklukları ve dejeneratif hastalıklar genel olarak evcilleşme ve kültürün saltanatıyla birlikte ortaya çıkmaktadır. Kanser, kalp damarlarının tıkanması, kansızlık, diş hastalıkları ve ruhsal bozukluklar, tarımın musibetlerinden yalnızca birkaçıdır; ayrıca eskiden kadınlar doğum esnasında fazlaca zorlanmadıkları gibi, ya hiç acı duymamışlar ya da çok az duymuşlardır. (sf. 124)

Uygarlık tarihi, doğanın giderek daha fazla insan deneyimlerinden koparıldığını göstermektedir ve bunun bir yansıması da yiyecek seçeneklerindeki azalmadır. Rooney'e göre, tarih öncesi insanlar 1500'ü aşkın yabani bitki türü ile beslenirken, Wenke bize şunu hatırlatır; "Tüm uygarlıklar, yalnızca altı bitki türünden biri veya birkaçıyla beslenmiştir; bunlar buğday, arpa, darı, pirinç, mısır ve patatestir."
Pyke şu çarpıcı gerçeğe işaret eder; "yenilebilen farklı yiyeceklerin sayısı" yüzyıllar boyunca "hızlı bir şekilde azalmıştır." Dünya nüfusunun geçimi artık yalnızca 20 bitki türüne bağımlı hale gelmiştir ve doğal bitki nesillerinin yerine suni melezleri geçirilirken, bu bitkilerin genetik oluşumundaki çeşitlilik giderek azalmıştır. (sf. 124-125)

Ancak, azalmaya başlayan büyük monokültürel karları yükseltmek üzere giderek daha fazla çaba harcanırken, toprakta, yeraltı sularında ve yiyeceklerde ortaya çıkan zehirli kirlenme kimsenin umurunda değil. ABD Tarım Bakanlığı, ülkenin ekilebilir arazilerinde yılda iki milyar tonluk toprak erozyonu yaşandığını bildirmektedir. Ulusal Bilimler Akademisi, yüzey toprağının üçte biri aşkın kısmının daha şimdiden yok olduğunu tahmin etmektedir. Tek tip tarım ve sentetik gübrelerin yarattığı ekolojik dengesizlik, zararlı böceklerde ve ekin hastalıklarında muazzam bir artışa yol açmıştır; İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana, böceklerden dolayı yaşanan mahsul kaybı iki katına çıkmıştır. Elbette teknoloji, daha sentetik gübrelemeler, "yabani ot" ve "haşere" öldürücü ilaçlarla bu kaybı gidermeye çalışmakta ve böylece doğaya karşı işlenen suçu daha da korkunç hale getirmektedir. (sf. 127)

Stresten kaynaklanan kavgalarda ölüm oranını azaltmak üzere gagaları kesilen yüksek teknoloji ürünü tavuklar çoğu zaman dörtlü hatta beşli gruplar halinde " 12'ye 18'lik" bir kafeste yaşamakta ve yumurtlama dönemlerinin düzene girmesi için, on güne varan sürelerle yiyecekten ve sudan yoksun bırakılmaktadırlar. Domuzlar, herhangi bir yalıtım maddesinin bulunmadığı çıplak beton zeminler üzerinde yaşamaktadır; fiziksel koşullardan ve stresten dolayı, ayak çürümesi, kuyruk ısırması ve birbirini yeme yaygın hastalıklardır. Dişi domuzlar, yavrularını metal bir ızgaranın ardından emzirmekte, anne ve diğer yavrular arasındaki doğal temas engellenmektedir. Danalar çoğu zaman karanlık içinde tutulmaktadır ve etraflarında dönmelerine, hatta normal bedensel duruşlarına bile imkan vermeyen daracık ahır tezgahlarına zincirlenmişlerdir. Bunca işkence sonucu hastalığa karşı dayanıksız olma ihtimallerinin yüksek olmasından ötürü, bu hayvanlar sürekli olarak tıbbi bir perhize tabi tutulmaktadır; zira otomatikleşmiş hayvan üretimi, hormonlara ve antibiyotiklere dayanmaktadır. Ortaya ne tür bir yiyeceğin çıkacağı olgusu bir yana, böylesine sistematize edilmiş bir acımasızlık, her türlü tutsaklığın ve köleliğin her biçiminin kaynağının ya da modelinin tarım olduğunu akla getirmektedir. (sf. 129)

Fizyolog Jared Diamond tarımın başlangıcını, "etkisinden hiçbir zaman kurtulamadığımız bir felaket" olarak tanımlamıştır. Gerçekten de tarım her bakımdan bir "felaket" olmuştur ve öyle olmaya da devam etmektedir; bugün canımıza kasteden yabancılaşmanın tüm maddi ve manevi kültürünü yaratan şey, bu felaketin kendisidir. İşte bu yüzden, tarım tasfiye edilmediği sürece özgürleşmek mümkün değildir. (sf. 130)

Sanat, tıpkı dil gibi, sembolik bir mübadele sistemidir ve bu sistemin işleyişi yeni bir mübadeleyi doğurmaktadır. Ayrıca sanat, eşitlik içermeyen bir yaşamın ilk semptomları üzerinde inşa edilen bir toplumun bir arada tutulması için gerekli olan araçlardan biridir. "Sanat, insanları aynı duygu potası içinde eriten birleştirici bir araçtır" diyen Tolstoy'un bu sözleri, kültürün şafağında, sanatın toplumsal kohezyona sağladığı katkıları ifade temektedir. Toplumsallaştırıcı ritüel sanatı gerektirmiştir; sanatsal çalışmalar ritüel hizmetlerden doğmuştur; sanatın ritüel üretimi ile ritüelin sanatsal üretimi aynı anlama gelir. "Müzik", diye yazmıştı Seu-matsen, "tekbiçimleştirici bir olgudur”. (sf. 133)

Stres, yalnızlık, bunalım, sıkıntı; bunların tümü günlük yaşamdaki çılgınlıklardır. Giderek devasa boyutlara ulaşan mutsuzluk, içten içe de olsa beraberinde, her şeyin farklı olabileceği düşüncesini getirmektedir. Teknolojik toplumda, bu yabancılaşma ve bunalım çölünde, herhangi bir sevinç kırıntısı kalmış mıdır? Akıl sağlığı uzmanları, sadece yüzde yirmimizin psiko-patolojik semptomlar sergilemediğini belirtmektedir. Yani, ciddi biçimde sağlıksız bir toplumun kronik ruhsal sefaletiyle belirlenen bir "normallik patolojisi" sergiliyoruz. (sf. 172)

Natura sanat, medicus curat (Doğa iyileştirir, doktorlar/danışmanlar/terapistler bakar) şeklinde eski bir deyişi hatırlamak zor değil; ancak içine gömüldüğümüz acı ve yalıtılmışlığın bu hiper yabancılaşmış dünyasında doğal olan ne kaldı ki? (sf. 190)

Aklın kusursuz ve saydam ürünü olduğu varsayılan dile bel bağladık ve onun bizi getirdiği yere bakın: Auschwitz, Hiroşima, kitleselleşen ruhsal acılar ve topyekün imhanın sınırına gelmiş bir gezegen. (sf. 200)

"Tüketmemizi istiyorsunuz -Peki, hep daha fazlasını, ne rast gelirse onu tüketelim; her türlü yararsız ve saçma amaç için tüketelim." Baudrillard'ın "hiper uyum" olarak adlandırdığı radikal strateji budur. (sf. 229)

Kapitalizmin en ilerlemiş haliyle ve postmodern tarzda var olduğu bir yerde, bilgi tamı tamına elbise satın alınır gibi tüketilmektedir. "Anlamın" modası geçmiş, önemi kaybolmuştur; her şey tarzdan ve dış görünüşten ibarettir. (sf. 230-231)

Hepimiz dostça, içten ve sevimli olanı, yani hoş olanı tercih ederiz. Ne var ki hepimizin, her şeyi radikal bir şekilde yeniden değerlendirmesini gerektiren yaygınlaşmış krizlerin bu sefil dünyasında, hoş olan belki de yanıltıcı olandır.

Tahakküm çoğu zaman güler yüzlü ve kültürlüdür. Auschwitz toplama kampı, Goethe'leri ve Mozart'ları zevkle dinleyen yöneticileriyle hatırlanır. Benzer şekilde, Atom bombasını icat edenler, korkunç görünümlü canavarlar falan değil, tersine hoş liberal aydınlardı. Yaşamı bilgisayarlaştıranlar ve bu çürüyen düzeni başka biçimlerde ayakta tutanlar için de aynı şey geçerlidir; tıpkı, gerçek dehşetini saklayarak acımasız bir çalış-tüket döngüsünün belkemiğini oluşturanların -gerek özyönetime gerekse de başka biçimlere dayanan- iş dünyasının hoş insanları olması gibi. (sf. 235)

Hoşçuluk mutluluğu sağlayamaz, sadece daha fazla rutinlik ve yalnızlık getirir. İçtenliğin tadına ancak toplumun öğütücülüğüne karşı çıkılarak varılır. Hoşçuluk hepimizi olduğumuz yerde, sözüm ona tiksindiğimiz şeyleri şaşkın bir şekilde yeniden ürettiğimiz yerde tutar. Öyleyse, bu karabasana ve bizi onun içinde tutanlara hoş davranmaktan vazgeçelim. (sf. 236)

Doğu Avrupa ve SSCB'deki devlet kapitalizminin çöküşü, kapitalizmin bildik türevinin "galibiyetini" ve hükümranlığını ilan etti; ne var ki bu bildik türev şimdilerde, "sosyalizm" ile sürdürdüğü sözde mücadelede üstesinden geldiğini iddia ettiği çelişkilerden çok daha keskin olan çelişkilerle karşı karşıyadır. Şüphesiz Sovyet endüstriyalizmi nitel bakımdan kapitalizmin hiçbir varyantından farklı değildi ve daha da önemlisi, işbölümüne, doğanın tahakküm altına alınmasına ve aşağı yukarı aynı dozda ücretli köleliğe dayanan hiçbir üretim biçimi, ne insan mutluluğunu ne de ekolojik yaşamın devamını sağlayabilir. (sf. 260)

Yüksek teknolojiye dayalı simulasyon ve manipülasyonların yarattığı tüketim çılgınlığı, varlığını, toplum içinde giderek yaygınlaşan iki eğilime borçludur; bunlar, işbölümünün uzmanlaşması ve bireylerin yalnızlaşmasıdır. Felaketin en dehşet verici boyutu da bu noktada ortaya çıkıyor; felaket, kendileri kötü olmayan insanlar tarafından yaratılmaktadır. (sf. 261)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

 
;