1 Ağustos 2017 Salı

Fyodor Dostoyevski - Yeraltından Notlar

klasikler dostoyevski

Ben gerçekten kötü bir insan değilim. Ne aksi bir adamım, ne  uysal; ne namuslu, ne alçak, ne de onurlu biriyim. Ne kahramanım, ne de bir korkak. Hiçbir şey olamadım. Şimdi ise köşeme çekildim. Bir yandan akıllı insanların bir baltaya sap olamayacaklarını ve yaşamda başarılı olanların sadece aptallar olduğunu düşünerek avutuyorum kendimi. XIX. Yüzyılın insanı öncelikle iradesiz olmalıdır, hatta buna zorunludur. Becerikli, iradeli bir insan oldukça dar kafalıdır. (sf. 8)

Tüm içtenliğim ve ciddiyetimle söyleyeyim, böcek olmayı bile istedim şiddetle. Ama ne yazık ki bunu bile başaramadım. Değerli okuyucularım, yemin ederim ki her şeyi tam anlamıyla algılamak bir hastalıktır. İnsanın günlük yaşamı içinde yalın bir anlama gücü, XIX. Yüzyıl aydınının anlayış gücünün yarısı, hatta dörtte biri bile yeterlidir. Hele bu insanlar yeryüzünün en duyarsız, en fırsatçı kentlerinden biri olan Petersburg’ta yaşamaktan paylarını almışlarsa, daha azı bile yeter. Eh, kentlerin de fırsatçı olanları ve olmayanları vardır. (sf. 10)

Niçin ben iyilik, güzellik, yücelik gibi şeyler konusundaki anlama gücüm arttıkça, bataklığa daha çok gömülüyor ve boğulacak duruma geliyordum? Üstelik bu bende rastlantısal bir şey değil, kaçınılmaz bir durum haline geldi. Sanki bu bir hastalık, bir rahatsızlık, bir düzensizlik değil de benim doğal halim gibiydi. (sf. 10)

Kızacağınız bir kişi ya da bir şey olmadığı, belki de hiç olmayacağı için eliniz kolunuz bağlı, şehvet baygınlıkları geçirirsiniz, kendinizi rahatlıkla teslim edersiniz. Aldatmaca, yüz boyama ve el çabukluğundan oluşmuş bir dünya yarattığınızı bile bile; kime, neden öfkelendiğinizi bilmeden, tüm bu aldatmacalar ve keşmekeş arasında içiniz sızlar. Bilmedikleriniz arttıkça da iç sızınız çoğalır. (sf. 16)

Çevrenize şöyle bir bakın isterseniz, kan gövdeyi götürüyor, değil mi? Hem de şampanya gibi keyifli akıyor. Hem de bu, Buckle’ın yaşadığı XIX. Yüzyılda bile böyle! İşte, sözde Büyük Napolleon ve bugünkü Napolleon. İşte Kuzey Amerika’nın sonsuz birliği… İşte karikatüre benzeyen Schlezwig – Hostein Prensliği… Ayrıca, uygarlık neyimizi yumuşatmıştır ki? Uygarlığın insanlarda duyguların çeşitlerini çoğaltmaktan başka bir işe yaradığı yok. Oysa duyguların çeşitlenmesiyle birlikte, bir de bakıyorsunuz ki insanlar kan dökmekten daha çok hoşlanır hale geliyorlar. Bunun birçok örneği var. En ustalıklı, en incelikli cinayetlerin çoğu kez kültürlü ve aydın insanlar tarafından işlendiğine hiç dikkat ettiniz mi? Atillaların, Stenka Razinlerin*(*Stenka Razin: Çar’a karşı ayaklanan Don kazaklarının ünlü isyancısı) bile onlardan geride kaldığı durumlar söz konusudur. Atilla ve Stenka Razin kadar göze çarpmıyorlarsa eğer, bu yalnızca sayıca çok olmalarından ve çok görüldükleri için, artık bir özellikleri kalmamasından ileri gelmektedir. Kişi uygarlığa bulaştıkça eskisinden daha iğrenç olmasa, daha fazla kan dökmese bile, daha kötü can aldığı bir gerçektir. (sf. 24)

Günün birinde tüm isteklerimizin ve kaprislerimizin de formülü bulunursa? Daha doğrusu, bunların temellerine, hangi yasalarla oluşup geliştiklerine, çeşitli durumlarda hangi yolları izlediklerine ilişkin kesin bir matematiksel formül ortaya çıksa… İşte o zaman, büyük bir olasılıkla, insan belki de hiçbir şey istememeye başlar; çünkü formüle bakarak istemenin ne tadı olabilir ki? (sf. 27)

İnsanların bir an için aptal olmadığını düşünelim. (Gerçeğe bakarsanız böyle bir iddiada bulunmak olanaksızdır. İnsanı aptal kabul edersek kime akıllı diyeceğiz?) Ama şunu söylemeliyim, insanoğlu aptal değilse bile, o ölçüde nankördür. Evet, eşi bulunmaz bir nankör, bir değerbilmez! Nankörün nankörü! Hatta bana göre, insanı en uygun olarak, iyi ayaklı nankör bir yaratıktır diye tanımlamak gerekir. (sf. 29)

Şimdi de dövüşüyorlar, eskiden de dövüştüler. Tekdüzeliğin gereğinden fazla olduğunu hep kabul edersiniz. Kısacası, insanlık tarihinde pek çok şey, hasta bir hayal gücünün yaratabileceği her şey vardır da, yalnızca ölçülü davranış, ağırbaşlılık yoktur. Bu konudaki ilk sözde hemen sustururlar sizi. (sf. 30)

…ancak bu piyano, çalışı sırasında, kimse çizelge dışı istekler besleyemeyecektir. Ayrıca, o kişiye doğa bilimleri ve matematik yoluyla gerçekten bir piyano tuşu olduğu kanıtlansa bile, akıllanmaz, yine yalnızca benim dediğim olacak diye yeni haltlar yer. Eğer bunu yapmaya gücü yetmezse, bu kez ortalığı kasıp kavuran fırtınalar, çeşit çeşit trajediler uydurur ve isteğini bu yoldan elde etmeye çalışır. Dünyanın dört bir yanına lânetler savurur. Lanet yağdırmak yalnızca insana özgü olduğu için -ki bu insanı öteki canlılardan ayıran önemli bir unsurdur- belki de bu lanetlerin verdiği güçle amacına ulaşır. Böylece bir piyano tuşu değil de insan olduğuna inanır. (sf. 31)

Evet, insan, ömrünü iki kere ikinin peşinde geçirir, bu uğurda denizler aşar, yaşamını harcar ama aradığı gerçeği eline geçirmekten inanın ki korkar. Eğer elde ederse, artık arayacak başka bir şeyinin kalmayacağını bilir. İşçiler işlerini bitirdikten sonra, hiç olmazsa aldıkları parayla meyhaneye giderler, ne bileyim oradan karakola düşerler. İşte size en azından bir haftalık bir uğraş ama bizler nereye gideceğiz? Bunun için amaca yaklaştıkça bir huzursuzluk duyulur. İnsan amaca ulaşmak için çalışmayı sever ama ulaşmayı istemez. Kuşkusuz, bu da çok gülünç bir durumdur. Öyleyse, insanın daha doğuştan gülünç bir yaratık olduğunu söyleyebiliriz. İşin en hoş yanı da budur. Yine de şu, iki kere iki dördün çekilmez bir şey olduğunu söylemeliyiz. Bence, iki kere iki dört yalnızca bir küstahlık. İki kere ikiyi yolumuzun ortasında külhanbeyi gibi duran, ellerini beline koymuş, her yana tükürükler saçan biri olarak düşünüyorum. (sf. 33)

İsteseniz de dilinizi çıkaramayacağınız, bütün bakışlardan uzakta, nanik bile yapamayacağınız, sonsuza kadar ayakta kalacak camdan bir saraya inanmışsınız. (sf. 34)

Camdan sarayı sadece dilimi çıkaramayacağım, nanik yapamayacağım için reddettiğime bakmayın. Bunları sevmediğimi söylemedim. Belki de beni sinirlendiren, sizin yaptığınız yapıların arasında, insana dil çıkarma gereksinimi duyurmayanı olmadığı içindir. (sf. 36)
Nekrassov Şiir Öfke

En bayağı ve en aşağılık insanların aynı zamanda, namus timsali olarak kalabilmeleri, ancak bizim ülkemizde mümkündür. (sf. 45)

Ben herkesten daha akıllı, daha soylu ve daha kültürlü olmama rağmen başkalarının karşısında ezilip büzülmüş, onların horlamaları karşısında yıkıla yıkıla, zararlı, iğrenç bir böcek durumuna düşmüştüm ve bu durum bana acı veriyordu. Bunu her an içimde yaşıyor ve sürekli alçalıyordum. (sf. 50)

Ya kahraman olacaktım ya da çamurlarda; bu ikisinin ortası yoktu ve beni kahreden de zaten buydu! (sf. 54)

Küçük görülmemin, aşağılanmanın nedeninin memurluktaki başarısızlığım, işime ilgi duymamam, giyimimdeki dağınıklık ve buna benzer şeyler olduğunu düşünüyordum. Onlara göre, bunlar benim yeteneksizliğimin, değersizliğimin ve beceriksizliğimin bir örneğiydi fakat yine de bu derece aşağılanacağımı sanmıyordum doğrusu. (sf. 58)

Bakmaya kıyamayacağınız çocuklar, birkaç yıl içinde değişerek değersiz ve biçimsiz varlıklara dönüşüyor, sevimsizleşiyorlardı. On altı yaşıma geldiğim halde, iyice içime kapanmıştım ve şaşkınlıkla onları izliyordum. Fakat daha sonraki zamanlarda bile uğraştıkları şeylerin anlamsızlığı, oyunlarının, konuşmalarının saçmalığı beni şaşırtıyordu. Öylesine önemli konuları bile algılayamıyor, insanı etkileyen ve şaşırtan olaylara karşı o kadar ilgisiz kalıyorlardı ki doğal olarak onları kendimden aşağı görmeye başlamıştım. Bunları düşünmemde, incitilmiş gururumun kışkırtmasının hiç etkisi yoktu. Ne olursunuz, artık şu iyice usanç veren “Sen düşler dünyasında yaşarken onlar gerçek yaşamı anlamışlardı…” gibi beylik sözleri söylemeyin bana. Onların gerçek yaşamdan anladıkları yoktu. Zaten beni en çok kızdıran da buydu. Şunu söyleyebilirim ki tam tersine, onlar en sıradan, en doğal gerçekleri bile anlamsız bir aptallıkla karşılıyorlardı. Hatta o yaşlarda bile güce ve başarıya tapınmaya alışmışlardı. Önemsenmeyen, küçük görülen bir şey doğru da olsa, onların acımasız, rezilce alaylarından kurtulamıyordu. Rütbeleri elde etmek onlar için en akıllıca şeydi. Daha on altı yaşlarındayken yumuşak koltukların sözünü ediyorlar, kendilerine yan gelip yatacak işler istiyorlardı. (sf. 64)

 - Bu gibi tatsız şeyler sevgi nedir bilmeyen, kökü kuruması gereken uğursuz ailelerde olur, Liza. Sevginin olmadığı yerde de akıl olmaz! Arama hiç! (sf. 90)

Sen her şeyinle satılıksın. Sana sahip olabilmek için sevgini aramaya gerek bile yok. Senin sevgiyle bir ilgin yok. Bu durum bir insan için en kötü şeydir. (sf. 94)

Çünkü burada herkes tutsaktır, hepsinin vicdanı, acıma duygusu kökten yok olmuştur… Üstelik bu çirkefe bulaşmış olanların hakaretleri, sövgüleri çok daha iğrençtir. Elinde ne varsa buraya vermek zorundasındır. Sağlığını, gençliğini, umutlarını, geleceğini, hayallerini, evet her şeyini… (sf. 95)

“Kolay kazanılmış bir mutluluk mu? Yoksa insanı yücelten acı mı daha iyi?” (sf. 118)

Bizim hayata karşı duyduğumuz yabancılaşma gerçek hayattan tiksinecek, onun ismini bile duymak istemeyecek derecededir. Üstelik, bu hayatı bir iş, bir görev gibi kabul ediyoruz ve onu kitaptan öğrenmeyi daha üstün sayıyoruz. (sf. 119)

Değerli okuyucularım, ben bu hepimiz sözcüğüne sığınarak kendimi temize çıkarmaya çalışmıyorum. Benim yaşam biçimim şudur: Sizlerin yarı yolda bıraktığınız şeyleri sonuna kadar götürmek. Ayrıca, siz korkaklığınıza ölçülü davranmak adını veriyor ve böylece kendi kendinizi aldatıyor, avunuyorsunuz. Ben ise sizden daha canlı bir insanım demek ki. (sf. 119)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

 
;