23 Kasım 2017 Perşembe

John Zerzan - Makinelerin Alacakaranlığı: Makaleler



makaleler alinti
Daha fazla kitleselleşme, standartlaşma, denklik.

Çabamız, amansızca, şiddetle üzerimize saldıran verili gerçekleri kabul etmeyi reddedişle başlıyor. Modern toplumun giderek daha fazla patolojikleşen durumuyla yüz yüze gelmek: çöken bir fiziksel çevrenin ortasında kitlesel cinayet patlamaları, giderek daha fazla ilaca bağımlı hale gelen bir kitle. Bu girişim, muazzam atalet ve inkar ile birlikte, bağlantısız ve marjinalleşmiş olarak öylece duruyor. Ne var ki gerçek inatçıdır ve yüz yüze geldiğimiz kasvetli durum kadar benzeri görülmemiş bir sorgulamaya yol açar. (sf. 6)
 
Politikaya yapışıp kalmak, uygarlığın yok edici mantığıyla yüzleşmekten kaçınıp kabul edilmiş varsayım ve tanımları onaylamanın bir yoludur. Muhalif, her şeyi ardında bırakıyor: Gerçek bir niteliksel değişim, temel bir paradigma değişimi. (sf. 6)

Dili bir sistem olarak kuran gramerdir; bu durum, sembolik olanın, iktidara el koymak için sistemik hale dönüşmeye mecbur olduğunu hatırlatıyor bize. İşte bu şekilde algılanan dünya yapılandırılmış hale geldi; bu dünyanın bolluğu da işleme tabi tutulup eksiltildi. Her dilin grameri bir deneyim kuramıdır, hatta bir ideolojidir. Kurallar ve sınırlar koyar ve baktığımızda içinden her şeyi gördüğümüz, herkesin gözüne uyan mercekler imal eder. Bir dil -konuşanın tercihi doğrultusunda değil- gramer kurallarınca belirlenir: İnsan zihni genellikle gramer ya da sözdizimi ile çalışan bir makine gibi görülüyor artık. (sf. 14)

Dil, en derin anlamıyla konformisttir; hatta nesnel gerçeklik bile onun baskısına maruz kalır. Gerçek denilen şey tasfiye edilir, çünkü bu gerçek, dilin sınırları tarafından biçimlendirilip kısıtlanır. Dilin indirgeyici kuvveti altında unuttuğumuz bir şey var: anlam için hazır bulunan sembollere ihtiyacımızın olmadığı. (sf. 15)

Karmaşıklık ya da hiyerarşinin ortaya çıkardığı sorunlar, sembolik araçlar tarafından hiçbir zaman çözüme kavuşturulmadı. Sembolik açıdan üstesinden gelinen şey, sembolik olmayan (gerçek) düzlemde el sürülmeden kalıyor. Sembolik araçlar gerçeklikten yan çizip kaçıyor; tüm bunlar aksayan şeyin parçasıdır. Örneğin işbölümü, yüz yüze etkileşimi, insanların doğal dünya ile kurdukları doğrudan, samimi ilişkiyi aşındırdı. (sf. 16)

Nasıl oldu da dünya ve bilinç esas itibariyle dilden oluşmuş ve dil tarafından hapsedilmiş gibi görünmeye başladı? (sf. 18)
krizin kökenleri

Uygarlık, esasında doğanın ve kadınların tahakküm altına alınmasının tarihidir. Ataerki ise, kadınların ve doğanın tahakküm altına alınması anlamına geliyor. Bu iki kurum temelde eşanlamlı mı? (sf. 21)

İlk uygarlıkların anaerkil olduklarına inanan bir sürü insan var elbette. Feministler de dahil olmak üzere hiçbir antropolog ya da arkeolog bu tür toplumlara dair bir kanıta rastlamamışlardır. "Anaerkil olmayı bir kenara bırakın, gerçekten de eşitlikçi bir kültür arayışı boşa çıkmıştır" sonucuna varıyor Sherry Ortner. (sf. 22)

Matrilocal Pueblo, Iroquois, Crow ve diğer Amerikan Yerli gruplarındaki kadınlar, bir evlilik ilişkisini istedikleri zaman sona erdirebilirlerdi. Kafile toplumunda erkekler ve kadınlar, kendi aralarındaki ilişkilerde olduğu gibi bir kafileden diğerine de serbestçe ve gönül rahatlığıyla geçerler. Rosalind Miles'a göre erkekler kadınların emeğine hükmetmiyor ya da sömürmüyorlar; üstelik "bakireliği ya da iffeti fetişleştirmiyor, kadınların cinsel ayrıcalıklarına yönelik talepte bulunmuyor, dolayısıyla kadınların ve çocuklarının bedenleri üzerinde hiçbir denetim uygulamıyorlar." Zubeeda Banu Quraishy, Afrika'dan bir örnek veriyor: "Mbuti toplumsal cinsiyet ilişkilerinin ayırt edici özelliği, uyum ve işbirliğiydi. (sf. 23)

Gayle Rubin şu sonuca varıyor: "Kadınların dünya-tarihi bakımından yenilgiye uğratılmaları, kültürün kökenleriyle birlikte ortaya çıktı ve bu durum kültürün bir önkoşuludur." (sf. 26)

Tam olarak yatıştırılmış olmasalar da kapatılmış kadınlar, edilgin olarak tanımlanır. Tıpkı doğa gibi, üretilecek bir şey olarak değer taşırlar; döllenmeyi bekleme, dışarıdan harekete geçirilme. Kadınlar, hareketli, küçük anarşik gruplardaki özerklik ve nispeten eşitlik durumundan uzaklaşarak, karmaşık yönetimli büyük yerleşimlerdeki kontrollü bir statüye doğru geçişi yaşıyorlar.
Bölünmüş toplumun bedeli olan mitoloji ve din, kadınların zayıflatılmış konumunun kanıtıdır. (sf. 28)

Savaş, uygarlığın temel gıdasıdır. Uygarlık yayılıp derinleştikçe, savaşın kitlesel, rasyonelleşmiş, süreğen varlığı da artmıştır. (sf. 34)

Daha erken tarihli W.J. Perry'nin görüşü, her ne kadar durumu biraz idealleştirse de genelde doğrudur: "Toplayıcı-avcı atalarımızın arasında savaşın, ahlaksızlığın, kötü alışkanlıkların, çokeşliliğin, köleliğin ve kadınların buyruk altına alınmasının olmadığı görülüyor.” (sf. 35)

Kadınların sadece avcılık yapmakla kalmayıp savaşa da katıldıkları örnekler var (Dahomey'li Amozonlar; Bomeo'da bazı gruplar), fakat burada toplumsal cinsiyet inşasının, erkekleştirici, militarist bir çizgide geliştiği açıktır. (sf. 41)

Semboller (örneğin ulusal bayraklar) türümüze, hemcinslerimizi insandan saymama izni vererek, sistematik türiçi katliamı mümkün kılıyor. (sf. 43)

Her şeye kadir, mutlak teslimiyet isteyen bir tanrı, yöneticilerin tepeden tırnağa tüm amaçlarını yansıtıyor,otoriteye istikrar kazandırıyordu. (sf. 52)

Süpermarket, alışveriş merkezi, havaalanı bekleme salonu her yerde aynıdır; tıpkı işyeri, okul, apartman, hastane ve hapishanenin kentlerimizde birbirlerinden neredeyse ayırt edilememeleri gibi. (sf. 61)

Ortaya çıkan dünya kenti, yapay olanın lehine doğayı yok ederek, doğaya karşı savaşını mükemmelleştirir ve kırsal kesimi, kentsel önceliklere uyum sağlayan salt "çevreye" dönüştürür. Tüm kentler, toprağın karşıtıdır. (sf. 62-63)
Her şey tehlikede olduğuna göre, karşısına çıkıp iptal etmek gerek hepsini.
Ne var ki tahakkümün gerçek yükselişi, sadece yoğunlaştırılmış tarımla -Childe, Levi-Strauss ve diğerlerinin belirttiği gibi yazı sistemlerinin ortaya çıkışıyla- değil, metalürjiyle de başlamış oldu. Uygarlığın ilk Neolitik evresinin ardından gelen bronz çağı ve demir çağı, uygarlığı tam olarak merkezi konuma yerleştirdi. Toynbee'ye göre, "tarihin seyri boyunca kent büyüklüğündeki artış, bir eğri ile gösterilirse, bu eğrinin, teknoloji gücündeki artışı gösteren eğriyle aynı biçime sahip olduğu görülecektir. (sf. 65)

19. yüzyılın sonunda Durkheim, modem kentleşme ile birlikte intiharın ve deliliğin arttığından söz ediyordu. Aslında kentlerde bağımlılık, yalnızlık duygusu ve her türden duygusal huzursuzluk üretiliyor; bu durum Benjamin'in şunu anlamasına yol açtı: "Büyük kent kalabalığının ilk kez onu gözlemleyenlerde uyandırdığı duygular korku, tiksinme ve dehşetti." (sf. 67)

1900'e gelindiğinde Georg Simmel, kentlerde yaşamanın sadece yalnızlığa değil, aynı zamanda yalnızlığı daha da kötüleştiren kayıtsızlığa ya da duygusal uyuşukluğa da yol açtığını fark etti. (sf. 67)

John Habberton'ın 1889'da yazdıkları şimdi de geçerliliğini koruyor: "Büyük bir kent, büyük bir yaradır -asla tedavi edilemeyen bir yara." (sf. 69)

Picard'a göre hiçbir şey, sessizliğin kaybı kadar insan karakterini değiştirmemiştir. Thoreau sessizliği "bozulmaması gereken sığınak", savunulması gereken zorunlu bir barınak olarak tanımlamıştır. Artan ses karşısında sessizlik zorunludur. Manipüle edici kitle kültürü, ayrı düştüğü sessizlikten korkar; sessizlik tam da bu dünyaya ait olmadığı için bir direniş aracıdır. Sessizliğin fonunda pek çok şeyi işitmek hala mümkündür; dolayısıyla bir yol açılır, özerklik ve tahayyüle giden bir yol. (sf. 74)

Cioran, "tüm nesneler, ancak tam bir sessizlikte şifresini çözebileceğimiz bir dile sahiptir" sonucuna vararak, şeylerin sessizliğindeki gizleri göstermiştir. (sf. 76)

Nature'ın 12 Mart 1998 tarihli sayısında M.J. Morwood ve arkadaşları, 800 bin yıl önce insanların, batı Pasifik'te açık deniz taşıtları kullandıklarına dair kanıtlar gösterdiler. Deniz yolculuğuyla ilgili daha önceki en eski kanıt, yaklaşık 50 bin yıl öncesine dayanıyordu. Bu yazarlara göre, ne kadar zaman önce insanların tekneler inşa edip bu teknelerle okyanusta uzun yolculuklara çıktıklarına dair verilerde yapılan bu muazzam düzeltme, ilk insanlığa ait bilişsel yeteneğin tamamen yeniden değerlendirilmesine yol açtı. (sf. 82-83)

Zekayı, sembolik kültür ile eşit sayacak şekilde yetiştirildik, oysa bu varsayım, insan varoluşuna dair belgelerle açıkça tutarsızlık gösteriyor. Keza zekayı, asıl yabancılaşmanın kıstasları olan işbölümü ve evcilleştirmeye dayanarak ölçmeye çalışıyoruz. Doğaya hükmetmek yerine doğa ile birlikte yaşadığını, hiyerarşi veya örgütlü şiddet olmadan yaşadığını bildiğimiz bir zeka sahibi hakkında biraz daha fazla şey öğreniyoruz. (Kafa avcılığı, yamyamlık, kölelik, savaş, tüm bunlar ancak tarımın başlamasıyla birlikte ortaya çıkıyor.) (sf. 83-84)

Çok yakın geçmişte bunalım, her yerde kendisini gösterip derinleşmiştir. Şartlar hızla kötüleşiyor ve eski çözümlerin hiçbiri yardım etmiyor. (sf. 93)

Dünya sisteminin ve özellikle bu toplumun [Amerikan toplumunun] hangi yöne doğru gittiğini bilmeyen çok kişi kaldı mı gerçekten? Sanayi uygarlığının bir marifeti olan küresel ısınma, bu yüzyıl sona ermeden çok önce biyosferin canına okuyacak. Gezegenin her yerindeki türlerin soyu, artan bir hızla tükeniyor, okyanuslardaki ölü bölgeler artıyor, toprak ve hava gittikçe daha fazla zehirlenirken yağmur ormanları ve geriye kalan her şey gözden çıkarılıyor. İki yaşındaki çocuklar bile antidepresan kullanıyor, gençler arasında görülen duygusal hastalıklar geçen yirmi yılda iki katın üzerine çıktı. Gençler arasında görülen intihar oranları 1970'lerden bu yana üçe katlandı. Yakın tarihli bir araştırma, lise öğrencilerinin neredeyse üçte birinin en azından ayda bir kez aşırı içki içtiğini gösterdi; araştırmacılar, "erken yaşta içki içmenin, Amerika'da salgın boyutlarına ulaştığı" sonucuna vardılar.
Bu arada pek çok kişi, evlerde, okullarda ve işyerlerinde meydana gelen öldürme olayları karşısında, zor geçen her günü atlatmak için bir ilaca ihtiyaç duyuyor. En son patolojik gelişmelerden biri -çok sayıdaki patolojik durumdan sadece biri- çocuklarını öldüren ebeveynlerdir. Toplumsal çekirdeğin parçalanmasından sarsıcı ve dehşete düşürücü fenomenler yumağı ortaya çıkıyor. Boşluk, keder, stres, can sıkıntısı, kaygıdan oluşan bir peyzaj içinde yaşıyoruz; bu peyzaj içinde "insani doğamız", doğal dünya arta kalanla birlikte giderek daha fazla değerden düşürülüyor. (sf. 93-94)
john zerzan çeviri makaleler

Uygarlığın kendisi, sonunda bir fiyaskoya dönüştü ve insanlık, tahakküme mutlak bir teslimiyet halinde kendisini tasfiye ederek sona eriyor. Her şey nasıl da el üstünde tutulan, tamamen bozguna uğratılmış ve sinik postmodern zeitgeist (zamanın ruhu) ile tam olarak uyum içinde. (sf. 94)

Sanırım bu hareketin solun parçası olmaktan başka bir şeye dönüşüyor olduğu epeyce açık. Bugüne dek kapitalizme karşı çıkan her modern hareket özünde, üretim araçlarının büyümesini ve teknolojik gelişimin sürmesini kabullenmişti. Artık bu üretimci yönelim, açıktan açığa reddediliyor; bu reddediş yeni anarşist harekette yükselişe geçiyor. (sf. 96-97)

Sistematik karmaşıklık, gündelik yaşamı parçalayıp sömürgeleştirir ve yozlaştırır. Bu karmaşıklığın motorunu oluşturan işbölümü, kendi derinliklerinde insaniliği alçaltmakta, bizleri sakatlayıp edilginleştirmektedir. (sf. 122)

Köleliği 19. yüzyılda müdafaa edenlerin sefil, yanıltıcı ırkçılığı, 21. yüzyıldan bakıldığında apaçık şekilde duruyor, gelgelelim benzer ifşa edici bir ışık altında yüzyılımızın kölelik biçimini kaç kişi görüyor? Dünyasal gelişim ve imparatorluk, ilerleme adına her yerde insanlığı köleleştirip doğayı mahvediyor. Küreselleşme olarak bilinen ezici güç, sermaye ve teknolojinin amansız ve evrenselleştirici sistemi sayesinde neredeyse tüm muhalefeti, muazzam direnişi emip bünyesine katmıştır. Nihilizme yaklaşan bir boşunalık duygusu, moderniteye yönelik kaçınılmaz bir tepki olarak kabul ediliyor artık: "Her neyse …" Bu kaderci atmosfer içinde kuramın sefaleti tüm çıplaklığıyla gün gibi ortada. Akademik kitaplıklar, yeni gerçekliklere teslim olmayı, uyum sağlamayı salık veren cilt cilt kitaplarla dolu. (sf. 129)

Dünyayı kontrol etme yoluyla bütünleşme projesi, her yerde parçalanmaya yol açıyor: Daha fazla köksüzlük, gerileme, anlamsızlık …bunların hiçbiri bir gecede ortaya çıkmadı. Dünya sistemi, ileri-teknolojik bir emperyalizme dönüşmüştür. (sf. 131)

Tüm yabancılaşmanın kaynağını oluşturan "işbölümü, bir halka yapılmış suikasttır." 18. yüzyılda Adam Smith'in yaptığı, işbölümünün sakatlayıcı, çarpıtıcı ve sefilleştirici doğasına dair bu etkileyici tasvirin üstüne çıkan olmamıştır muhtemelen. (sf. 134)

Otizmin, aşırı alkol tüketmenin ve cahilliğin yükselişi, daha da büyük bir olgu olarak depresyonun ilerleyişini gösteriyor. "Sözde Batı'nın zafer kazandığı bir çağda, bu kadar insan neden kendisini böylesine berbat, yapayalnız, terk edilmiş hissediyor?" diye soruyor filozof Bruce Wilshire. (sf. 138- 139)

Bazılarımız açısından gün gibi ortadır ki sanal, küresel iktidar ağlarından, sınırsız medyadan ve arta kalanların hepsinden başka bir yola sapmak bir zorunluluktur. Bu kötüleşen dünya ile bağları koparıp, toplumsal içe içe geçmişliğe, yüz yüze ilişkiye, doğanın ve birbirimizin üzerinde tahakküm kurmamaya doğru bir yöneliş gerekiyor. (sf. 139-140)

Yeryüzünde yaşamdan geriye her ne kaldıysa, bunun bizden alınıyor olduğunu inkar etmek mümkün değil. İnsani durumun sınırı ile gezegenimizin geleceğinin kırılganlığını eşleştirecek analiz ve vizyon derinliği nerede? Yozlaşma ve zararın totalleştirici akıntısıyla baş başa mıyız yalnızca? (sf. 146)

Son zamanlardaki akademik modaların hızlı bir şekilde taranması, böylesi bir perspektifin nerede aranmaması gerektiğini gösteriyor bizlere. Frederic Jameson'ın kavrayışlı ifadesi, bizim açımızdan meseleyi ortaya koyuyor: "Modernleşme süreci tamamlandığında ve doğa temelli olarak çekip gittiğinde, sahip olduğunuz şeydir postmodernizm."
Postmodernizm, mağlubiyet ve muhafazakarlık etosunun aynasıdır; yabancılaşmanın ve yıkıcılığın yeni sınırlarına uyum sağlamış iradenin ve zekanın bir başarısızlığıdır. (sf. 147)

Japonya'da "insanlar artık sevişmiyorlar" ve intihar oranı hızla yükseliyor. Hikikiomori ya da kendini tecrit etme, yıllarca odalarından dışarı çıkmayan bir milyonun üzerindeki genç insanın başına bela oluyor. Tekno-kültür en yüksek düzeyine ulaşırken, stres, depresyon ve kaygı düzeyleri de zirve yapıyor. (sf. 164- 165)

Her "alternatif'i emen ve geri dönülemez gibi görünen bir totalite. Totaliter. Bu, onun kendi mazereti ve ideolojisidir. Reddedişimiz, tüm bunları parçalama çağrımız, giderek çok daha az karşı protesto ve argümanla karşılaşıyor. Sonuçta tepki genellikle şu şekilde oluyor: "Evet, görüşün güzel, doğru, geçerli; fakat bu gerçekliği asla başımızdan defedemeyeceğiz."
İnsaniyetsizlik lehine kazanılan sözde zaferlerin hiç biri dünyayı, hatta kendi türümüz açısından bile daha güvenilir hale getirmedi. Tüm devrimler tahakkümü güncelleyerek, işleyişini daha da sıkılaştırdı. Çeşitli politik inançların yükselişi ve çöküşüne rağmen, kazanan her zaman üretim olmuştur; teknolojik sistemlerin asla geri adım atmadığı görülüyor, sadece ilerliyorlar. Makinenin kendi işlevi için talep ettiği kadar özgür ya da özerk hale geldik. (sf. 166-167)

Bu totalite içerisinde uzlaşma, mutlu son yoktur; bunun aksini iddia etmek, kesinlikle sahtekarlıktır. (sf. 169)

Komünizm yönelimini bir kenara bırakırsak, günümüz Solunun ne kadarı, kitle üretimine yazılmış Marksiyen güzellemeyle ters düşüyor ki? Her yere yayılmaya devam eden kitleselleştirilmiş, standartlaşmış Ölüm Mıntıkası'na yönelik (sonuçlarıyla birlikte) ciddi bir eleştiri nerede? (sf. 174)

En hafif deyimiyle göz korkutucu bir karşı çıkış; fakat toplu itiraza rağmen düşündüğünü açıkça söylemek için gayrete gelen çocuğu hatırlayın. Kral çıplaktı; büyü bozulmuştu. (sf. 174)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

 
;