1 Nisan 2015 Çarşamba

Mehmet Rauf - Böğürtlen


Bordo Siyah yayınevinin Ağustos ’12 baskısı temel alınmıştır.

mehmet rauf - böğürtlen


“Hayır Müjgan hanım, beni yanlış anladığınızı görüyorum. İhtimal, yaşama biçiminizden, hayatın size bağışladığı izin ve fırsatlardan (dolayı), durumunuzdan memnun olmayabilirsiniz; ben bundan ve bunlardan değil, şiir ve büyüleyiciliğinizin size vaad ettiği gelecekteki mutluluklardan, güzelliğinizin pek kolayca sağlayacağı parlak emellerden söz ediyorum. Derin, şairce bir çekiciliğiniz var, bu çekicilik size öyle güler yüzlü ufuklar açabilir ki…” (sf 22.)

“Özen gösterilerek yetiştirilen çiçekler ve yemişler vardır; sonra köşede bucakta, çayırların, çitlerin arasında kendi kendilerine yetişmiş çiçeklerle yemişler de vardır. İnsan o özen gösterilen örneklere elbette hayran olur; ama doğanın lütuf ve özeniyle kenarda yetişmiş olanı da yakından incelersek ne derin güzellikler keşfederiz. Kimi zaman, bir çayır ucunda öyle bir çiçeğe ya da bir çit üstünde öyle bir yemişe rast gelirsiniz ki, hayran kalmamak kabul olmaz. O kadar çekici ve tatlıdır. İşte Müjgan Hanım’ı hiç tanımadan, dün gece salondaki davranışları ile birdenbire görünce bana öyle geldi. (Onu,) önce hiç dikkati çekmeyen ama sonra keşfedilecek pek derin güzelliklere, pek olağandışı tatlara sahip olduğu anlaşılan bir çiçeğe, bir yemişle… mesela… mesela… ben pek severim… bir böğürtlene benzettim. Benim bu ilgim, (onun) genellikle akılcı, beğenilen örneklerden çok, özel bir zevke sahip olduğumu gösterir.” (sf.38)

“Sonra yeniden böğürtlen benzetmesine gelecek olursam, bu zararlı ve yabani değil, özellikle iddiasız ve alçakgönüllü bir hanımefendi. Özenle toplanıp, törenle bir sofrada sunulan turfanda çileğe, ben böğürtleni tercih ederim. Evet, çilek daha parlaktır, daha gösterişlidir, ama ne yapayım ki pek boldur, istenirse yetiştirilir. Oysa bir çitin en uzak bir köşesinde yetişmiş nazlı, gururlu, yüksek bir böğürtleni düşününüz.” (sf.38)

“Yalnız yetiştiği dikenli çitlerin, karışık dalların üstünde, dokunulmaktan uzak, gözden gizli, devrilmesi mümkün olmayan tahtında egemen olan gururlu ve görkemli bir böğürtlen kraliçesi. Bu söze verilen anlamda benim de hakkım vardı. O güzelliği ve kabalığıyla da böğürtlendi, çekiciliği ve lezzetiyle de…” (sf.47)

Bin yıl yaşasam, gecenin sessizliği ve karanlığı içinde, bu ıssız çamlıkta yankılanan bu feryadı işiteceğime yemin ederim. (sf 51.)

“… ya da belki iki bakış kapar, iki nefes içerim umuduyla çamlıkta kitap okuyarak beklemeyi tercih ediyorum. Yani ömrüm boş bir bekleyiş içinde, havadan sudan istekler peşinde geçip gidiyor.

Onu ne kadar çok tanısam, o kadar az anlıyorum ve o kadar garip, o kadar bilmece gibi bir genç kız buluyorum.“ (sf 54,55)

O da gelse, o da gülse, o da olsa, ah ne olurdu! O da birlikte olsaydı! (sf. 57)

Acaba bu sertlik asıl karakteri mi, yoksa olayların itişiyle ortaya çıkan, sonradan olma bir kişilik mi? Yani asıl ruhu kısır ve kuru mu, yoksa sonradan dışa karşı mı bu hale gelmiş? Bu kadar ince, bu kadar duyarlı, bu kadar güzel bir varlığın, hayatın ziyafetlerinden bu olumsuz ve somurtkan bir yüz ile geçmesi ne büyük kayıp ve bu sebeple ne mutluluklar gidiyor… bunu bilse… (sf.58)

Her zaman ki gibi ters bir cevap verebilecekken, böyle susması pek anlamlı değil miydi? (sf 63.)

“Kimse kimseyi anlamıyor ve bilmiyor…” dedi. “Herkes, her şey ve herkes hakkında kendisinin düşüncelerine ve bilgilerine göre anlam veriyor. Ve siz ne yaparsanız yapınız, boşuna. Böyle bir kere hükmü giydiniz mi, tıpkı adliye mahkumları gibi bunu uzun uzun çekmeye ve ödemeye mecbur kalırsınız. Mesela benim hakkımda hiç kimsede zerre kadar doğru bir fikir olmadığına ben eminim. Ne yapsalar, beni anlayamazlar ki. Bir kere onların hiç birine benzemiyorum. Buna eminim. Çevremdeki bütün insanlara bakıyorum, hiç birine benzemiyorum. Bütün dünya, mesela paraya tapıyor, gösterişe vurgun. Oysa ben paradan nefret ederim. Gösterişi hiç sevmem. Dünyada paranın yol açtığı felaketleri, acıklı olayları düşününüz. Hayatın en zararlı, en öldürücü ve en zehirli bir mikrobu değil mi?” (sf 64.)

“parasız insanlar…” diye devam etti, “Parasız insanlar (insan) sayılmıyor. Oysa, parayı kazanmak için insanlıktan ne kadar feda etmek lazım değil mi? Bütün namus, bütün soyluluk, bütün onur, hep paraya feda ediliyor. Kadınlar namuslarını, erkekler onurlarını hep para için çamura atıyorlar. Bir kadın para için vücudunu değil, tek bir bakışını bile feda etmemelidir.” (sf .64)

“İstiyorsunuz ki, sefiller, açlar, hastalar, zenginlere esir olsunlar, öyle mi beyefendi? Bir genç kız, sefaletten kurtulup lüks içinde yuvarlanmak, bir zavallı ana açlıktan kurtulup doymak, zavallı baba hastalığa karşı bir çare bulup rahat etmek için sizin elinizde oyuncak olsunlar, namuslarını, onurlarını size feda etsinler. Evet, bunu yapacak sefiller ne yazık ki vardır, ama geberip gitmeyi bu rezaletlere, bu suskunluğa tercih eden ruhlar olduğunu da unutmayınız!” (sf. 65)

“Nasıl elimde olmadan, soluk alıp veriyorsam, elimde olmadan düşünüyorum. Yani her an, her an beni kavuran, şişleyen o elemli anılar ve o katil hançer…

Evet, tıpkı bir hançer. Bir hançer nasıl yırta yırta, nasıl zehirli elleriyle ite parçalaya, sert sert vücuda girerse, düşünceler de kalbimi ve ruhumu öyle acı acı yakıp kavurarak yankılanıyor ve her defasında zehri, ateşi çoğalıyor… çünkü her defasında, başlangıçta dikkatten nasıl uzak kalmış yeni (ve başka bir) ayrıntı canlanıyor. (sf 72.)

Burada bir insan değil, bir hayal gibiyim… 

İnsan oldum, insan olmaya çalıştım da, ne yarar gördüm? (sf.73)

Aşk nedir? Nedir bu? Bu nasıl şeydir? Ne anlaşılmaz, ne akıl ermez, ne hüküm verilemez tehlikedir yarabbim? Yüz binlerce örnek, ihtimal daha parlak, daha nazlı, daha taparcasına sevmeye değer benzerleri olan tek bir mahluk, sizi kendisine nasıl da çözülemez zincirlerle bağlıyor; kendinizi niçin, nasıl kurtarıp silkelenemiyor, silkinip kurtaramıyorsunuz? Bu ele geçmez, anlaşılmaz, çözülemez büyü ve sır nedir? (sf. 76)

Evet, şairin sözü doğru; yüz bin türlü aşka, tek bir ad veriyoruz.

Önce, ancak pek genel hatlara ayırmak üzere, heves aşkı var. Aşktan söz edildiğini işite işite ya da romanlarda okuya okuya, bu kadar övülen şeyi biz de yapmak isteğine kapılıyoruz. Her hangi bir kadını sevmeye imreniyoruz, bunun üzerine bir aşka giriyoruz.

Sonra, zevk aşkı var. Nasılsa tanıdığımız bir kadından aldığımız zevki, kendi kendimize büyütüp, aşk derecesine yükselterek, aşk taklidi yapıyoruz.

Sonra gurur aşkı, sonra inat aşkı, sonra tutku aşkı, sonra alışkanlık aşkı var; var, var ve en sonra aşk aşkı var .Yani bir aşk ki, ta ezelde, ruhların yazgının yaratılıp dağıtıldığı zaman. Eflatun’un tanımına göre dişi ve erkek iki bölüme ayrılarak hayatlarında birbirini arayıp bulmakla görevlendirilmiş iki mahlûkun dünyadaki ilahi rastlantıları var. Yani, hiç heves duymaksızın, hiçbir yönelime, hiçbir etkiye bağlanmaksızın, en bilemediğiniz bir zamanda karşınıza çıkan ve ancak o öncesiz ilginin sıcak ve yararlı etkisi ile sizi çekip bağlayan aşk… asıl aşk var. (sf 77)

Deneme mi? Bu geçmişi unutmak denemesi değil, bir uzak hayalde takılıp kalmak denemesi oluyor. Kendimin kopmaz bir bağ ile bağlı olduğumu, bana bin korku (ile) kanıtlayan bir deneme. Başka bir kadının yanında, başka bir sesin musikisini dinlerken, uzak ve hayali bir başka kadında dehşet içinde kalma denemesi; yani bir umutsuzluk ve cinnet denemesi. (sf 78)

Her insan ne büyük, ne bilinmez ve ne karanlık bir orman. Hiç girilmemiş, korkunç bir orman ki türlü tehlikeler, türlü tuzaklarla dopdolu. İçine girince, ihtimal, bütünlüğüyle güzel manzaralar, hoş gölgeler, nefis kokularla mutlu olacağız; ama, daha da ihtimal ki, ayaklarımızın altında gizli uçurumlar açılacak, karşımıza zehirli yıkanlar, katil kaplanlar, kan içici sırtlanlar çıkacak. Yani bütünüyle bilinmezlik, bütünüyle sır ve bütünüyle tehlike…

Her harekette başka bir önlem, her adımda başka bir sakınma gerek. Hele bütün varlılarıyla zararlı olan kadınlarla ilişkilerimizde her zaman şüphe, her zaman yanlış anlama, sürekli olarak güvensizlik gerek. (sf 80)

Aşkın ilahi coşkusunu ve kendinden geçme halini böyle birdenbire ve hayvanca bir zevk ürperişi ile feda etmek ne cinayet… Ne affolunamaz bir cinayet! (sf 82)

Hayattan gördüğü saldırı, onda köklü bir yanlış anlama, güvensizlik yaratmıştı. Bunu ben o zaman nasıl bilirdim? (sf 84)

“Ben ilk etkisinin taşkınlığı içinde, insanı hep yanlış yollara, sakat hareketlere yönelten bu lanet olası gurur ve onur isyanı ile hiç bu ince noktaları düşünemedim; fırladım, bağıracaktım; buralara düştüm. (sf 85.)

Bu soluduğum havada onun ciğerlerinden geçerek ilâhileşmiş nefis damlalar var. Başka ne gerek? (Sf 89)

1 yorum:

Emre çelik dedi ki...

çok güzel bence

Yorum Gönder

 
;