15 Mart 2017 Çarşamba

Işık Ergüden - Sessizliğin Anarşisi


Işık Ergüden Alıntı ve Epigraf


Bu dünyadan ve dünyadaki varlıktan memnun olmamak; üstinsanı, insanın sahici ya da yabancılaşmamış halini, olmayan insanı aramak; teorilerle, pratiklerle, varlığı -ideal varlığı- yarına, geleceğe taşımak; geleceği, geleceğin geleceğini tahayyül etmek, ama tüm bunları, şimdiki zamanda, bu dünyada, mevcut halle yaşamak… (sf.9)

İnsan; hayâl kuran varlık, tahayyül ile gerçek arasına sıkışmış, kendini, sıkıştığı yerden dışarı, dışına fırlatan, sürekli, yaşayan, ölen. (sf. 9)

Aynı yerde ve farklı. Zamanın düz bir çizgi olduğuna, zamanla birlikte kendisinin de ilerleyeceğine, değişeceğine, değişmesi gerektiğine inanan insan… Dünyadan ve hayattan umudunu kestikçe, dünyanın ve hayatın altında kaldıkça kendini kemiren insan…

Yaşıyor olmak, her kuşak ve kişi için, bugün, burada, olabilmek için, kalıcılaşmak için, didinmek, hep daha fazla: malın, mülkün, edimin ve sözün fazlası için. İnsan bu, eyleyen ama bilmeyen; esersizliği, tek eserin hayatın kendisi olduğunu, hayatı hayat olarak karşılayıp uğurlamak olduğunu… kurumlaşmanın, çalışmanın, gücün ve iktidarın hayatı hayat olmaktan çıkardığını bilmeyen insan: ortak hiçbir şeyleri olmayanların ortaklığını bilmeyen insan… (sf. 10-11)

Çığlık The Scream Analiz
Çığlık: açık havada, dışarda; ağızdan ayrı, bağımsız, süreğen bir varlık gibi. Çığlığı atan kişi, o haliyle kalmış olmalı, bakışlarında dehşet, ağzı açık. Çığlık, kamusal bir ortama bırakılmış sanki, bir Logos, Kelâm, söz olarak. Çığlık atan, umutsuz, kalakalmıştır, tek başına, bir köprüde -gidişte, geçitte, yol üzerinde- şaşkın, çaresiz; “gidişte, geçitte, yol üzerinde”: ufuk var henüz (devrimler ve karşı devrimler…); “şaşkın, çaresiz”; arayışın ve başkalarının ortasında, peşinde.
Watt, Murphy, Molloy: Virane bir odanın sınırları içinde, bir koltuğa kendini bağlamış, sallanıp duran, başkaca kımıldamayan; zamanın akışı, beklemek, tek anlam (dönmüş çünkü, ufuktan, ya da geri gelmiş, varamadan, ama yaşamış, yaralı, örselenmiş, deli ve yorgun); konuşamayan, kimi zaman kekeleyen, çoğu zaman sesi hiç çıkmayan… Görülenin, işitilenin karşısında çığlık bile atılamaz artık; dilsizlik ve hareketsizlik kamusal ortamdan özel mekâna taşınmış olsa da, çokluk, çoğunluk duygusudur ağır basan. Kimse tek başına değil, kimse bir köprüde değil. Herkes, tek tek ve anonim, çok ve adsız. Bu nedenle, trajedilerini komedi gibi yaşayan, yaşatan bu insanlar için, eylem bir yana, intiharı mümkün kılan hareketlilik bile yok artık. (sf. 12-13)

Kurumun gölgesi düştü: gündelik hayat… Gün, gündüz, aydınlıkta yaşayan, aydınlıkta yaşanan, sabahtan geceye, uyanık süremiz, gündelik hayatımız -ve ötesi; rüyalarımız, geçmişi ve geleceği hep yeniden tasarlayan, kurgulayan, kurcalayan varlığımız; mevcut halle nâmevcut ideal arasına sıkıştırdığımız dünya ve biz… Hayatımızın nerede ve nasıl kurulduğu, sürdüğü; ilişkiler, retler ve kabuller; katlanma ve bağışlama; hırs ve feragat, esir ve özgür ömürler… (sf. 15)

...tüm felsefe tarihi her koşulda -onaylayarak ya da reddederek, imkansızlıklar ya da ümitlerle, yokluklar ya da çarelerle, tespitler ya da ütopyalarla- gündelik hayatı katlanılır kılma çabasından başka bir şey değildir. (sf. 15-16)
Burada ve bu kadar: firarı arzulayan bir ömür, zamanın ve mekânın tahakkümü karşısında, toplumun ve kurumların dayattığı gündelik hayat karşısında, bu yüzyıl sonunda (ve başında), kendi yokluğuna şen bir bilgi gibi ağıt yaktığında, ağıt, ağıt olmaktan çıkar ve bir lânete dönüşür -belki. (sf. 16)

Doğum, bir yere, bir zamana. Ve doğuş, istilâya uğramak; geçmişin, ailenin ve çevrenin istilasına. Kişi bir uzantı artık; ailenin, çevrenin, toplumun, kuşağın, tarihin uzantısı. Yaşayan ve ölü bir tarihe, tasarı ve hayallere eklenir kişi; içselleştirir ya da dışlar tüm bunları, ama sonuçta, bir amaç ve anlam edinir kendine: Soyun, toplumun, kurumların yeniden üretimi. (sf. 18)

Hayat, nedensiz var. Bunun farkında olmak ölümü bilmekten daha korkutucu. (sf. 19)

Hayatın yalnızca var olması, hatta varolmak zorunda bile olmaması, ölümü de içermesi, insana dehşet verir; hayata tutunur, varlığını kalıcı, sağlam kılma gücünü, kendini sağlam kılarken ise neredeyse geri kalan her şeyi tahrip etme gücünü; iktidar gücünü arzular insan; ölümsüzlüğün, ölümsüzlüğünün kanıtı olarak yarattığı toplumsal ve kurumsal her şeyin aslında ölümü çağrıştırdığını, ölümü çağırdığını göremeyecek kadar körleşir. (sf. 19)

Yaşamak, köleliktir; zamanın ve mekânın kuşatmasını veri almaktır, özgürlüksüzlüğün kabulüdür. İnsan, doğmuş olmanın azabını, hayatın köleliğini kabul ile tanrılaşma isteği arasında gidip gelerek teskin etmeye çalışır. İnsan olmak tanrı da olmaktır; simgeler yaratıcısı insan, tanrılarını -Ethika’yı ve Estetika’yı- yaratırken, eş zamanlı olarak, köleliğinin toplumsal kuramlarını -iktisadı, dini, politikayı…- da yaratmış, köleliğine kölelik katmış, sonra, tanrılarıyla birlikte kendini de öldürmüştür. Doğada kültürel ortam yaratabilen, salt hayatta kalma güdüsünün ötesine geçerek simgesel yaşantılar içine girebilen insan, yalnızca doğanın doğallığına aykırı davranmakla kalmamış, kendi insanlığına da aykırı düşmüştür. Dili, konuşmayı, resmetmeyi, yazmayı bilen insan, kendine ve doğaya yabancı, dolayımlı insan, “başka” bir doğanın insanıdır artık: doğa olmayan doğanın… (sf. 21-22)

Ve toplum; insanın zavallılığının, doğa karşısındaki aczinin ürünü; diliyle, sözüyle, kurumlarıyla, hiyerarşisiyle, ritüeli ve gündelik hayatıyla, doğanın katili, toplum… (sf. 24)

Aile, çevre, sokak, okul, işyeri, kışla…; herkesleştirici iktidar odakları, büyümenin, inisiyasyonun mekanları. (sf. 24)

Kalıp koyucu, tekrarlatıcı toplum, ezberletir ve karbon kağıdıyla çoğaltılmış yaşantılar saçılır ortalığa, birbirinin aynısı ve soyut…
Toplum, hoşgörerek (hoşgörü, güçlünün silahı, gözdağı…) ve bastırarak, iktidara davet eder. Yemin töreninin yeri ve zamanı, topluma, tarihe ve kişiye göre değişse de (uyumlu, uysal kişi taltif edilir, rütbelendirilir, ya da pişmanlık belgesi imzalatılır kişiye, boyun eğdirilir ve toplumun sempatizan bir unsuru olarak, düzelebilir, ıslah olabilir sürü adayı olarak kabul görür) içerik hep aynıdır: Evcilleşmişlerin paylaştığı yetişkinlik  ideolojisini benimseme; kopuk, parçalı yaşantılardan oluşan toplumsal rolü ciddiyetle yerine getirmeye çabalamak; yapmacıklığa, gösterişe ve yalana dayalı bir tükeniş; roller güçsüzleştikçe silikleşen, hiçleşen benlikler; “sahip olma” fiilinin -aileye, işe, otoriteye, mal mülke vs,- mülkiyeti altındaki hayatlar…(sf. 25-26)

İnisiyasyon tamamlandığında, kişi, emir alan ve emreden, ezen ve ezilen özellikleriyle, hiyerarşinin bir yerine -yukarıya, aşağıya, ortaya; ama asla dışına değil- yerleşmiş olur. Aile, okul, kışla, ibadethane sıralarından başarıyla geçmiş, bir işe girmiş ve aile oluşturarak silsileyi devam ettireceğinden kuşku duyulmayan; çalışmaktan, ibadetten, toplumun tüm vecibelerini yerine getirmekten kaçınmayacağına emin olunan, güvenilir kişi, kendi gibi güvenilir diğer vatandaşlarla birlikte, seçme ve seçilme hakkını kullandıkça, bol bol görünüp bol bol konuşarak, görüntü ve gürültü bolluğuna katkıda bulundukça, sistem, sırtının yere gelmeyeceğinden emindir.
Çocuk, tüm yaratıcılığı, oyunculluğu ve hayâl dünyasıyla doğar. Her şeye muktedirdir: Tekrar hariç, disiplin ve çalışma hariç. Ama aile ve okul, toplumsallık mikroplarının ilk aşılarını yapan bu iki kurum, yaratıcılığı, oyunculluğu ve hayali iğdiş eder. Hapishaneye ve kışlaya özgü bir eğitim, gelecek kavramını şırıngalarken, bugüne dair arzu ve merak yok edilir. Korku yoluyla öğretilen her şey, güvensizlik ve suçluluk duygusu yaratır. Deneyim ve yanılgı -oyunun ve yaratıcılığın bu iki temel unsuru- yerini basmakalıp değerlere, modellere bırakır; saldırganlık, hırs ve sahip olma, hiyerarşinin basamaklarında bir an önce yer alma güdüsü gelişir. Aile ve okul, parazit bir toplumun, üretim, tüketim, gösteri toplumunun bekleme salonudur. Kapı açılır ve herkes sahnedeki yerini alır, bir yetişkin olarak. (sf. 26-27)

Çalışmak, ister ahlâki olarak –“çalışmak yüceltir”, “çalışmak özgürleştirir”-, ister araçsal olarak –“daha iyi yaşamak için”, “yarın için”, “tatiller için”, “çocuklar için”, “emeklilik için”…- düşünülsün, sonuçta, ne yaratıcı ne de şahsi bir edimdir. Süreğen ve kalıcı kılınan tek şeyin, insansız ve soyut kurumların bekası sağlanırken, çalışma, olmazsa olmaz bir döngü olarak, çalışanın daha çok tükenmesine ve tüketmesine yol açar, böylelikle, sistemin tüm alanlarını besleyen kılcal bir ağ işler kılınmış, genişletilmiş olur. Çalışan, tüketen, tükenen ve eğlenen insanlar -bunları yapamayan, özenen ve arzulayanlarla birlikte- bu ağın simgelerinden çeşitli kimlikler edinir, kurumlarla ve herkesle özdeşliğin, anonim hazların gururuyla (potansiyel ve fiili) birer iktidar odağı olarak dolanırlar ortalıkta. Niceliksel olanın ve hızın tahakkümü altında, maddi ve manevi her şeyi tüketme yetenekleri, onları, hiyerarşinin basamaklarında yükseltirken, insan olarak aşağılar.  (sf. 27-28)

Neredeyse tüm fiillerin (ayaklanmak, devirmek, saldırmak, üretmek, seçmek, tüketmek, göstermek, görmek, seyretmek, bilmek, bağırmak, gürültü yapmak, ölmek, öldürmek…) toplumsalın hizmetine sunulduğu bu dünyada, sesli yığınların gölgesinde yaşamak zorunda artık insan teki. (sf. 31)

…kendi gücünü ve şiddetini, kurumlar karşısındaki el pençe divan duruşundan alır. (sf. 34)

Sürekli can çekişen ama ölmeyen, ölmemesi için efendilerin de kölelerin de ellerinden geleni yaptıkları bu sistem; hem öldürür (doğayı ve insanı, etiği ve estetiği) hem de yaşatır: açık yara gibi, irin gibi, kan kaybıyla, bilinç yitimiyle, kısmî felç halinde, lağımda ve pisliğin ortasında, üst baş kan içinde, elde bayrak, ağızda küfür, gözlerde linç isteği…
Sistem, el ele, el birliğiyle, genişler, esnektir: Yitirdiği şeyin kendi hayatı olduğunun farkında olmayan bön ve budala yığın, seve seve yer aldığı sistem içinde itişip kakıştıkça, basamak sayısı sürekli artan merdivenin en altlarında herkes birbirini ezip tırmanmaya çabaladıkça, sistem yaylanır, esner, herkesi kapsamayı bilir. Üretim, tüketim, seyir, eğlence, boş zaman, görüntü, gürültü, iktidar hırsı… dışında kalma ihtimali taşıyanı; ya “birey olma”, “farklılık”, “marjinallik”, “özel hayat”, “muhaliflik” gibi söylemlerle emer, denetim ve Pazar içi kılar, ya da “toplum düşmanı” olarak damgalar, anarşist, terörist, bölücü, deli, meczup, aşırı, romantik… diye adlandırıp tanımlayarak, dışlar, kapatır, fiziksel olarak imha eder. Herkesleşenler, herkesleşmenin huzuru ve güveni içinde mutludur artık. (sf. 34-35)

“Her büyük servetin arkasında bir suç gizlidir” diyen Balzac’tan, “mülkiyet hırsızlıktır” diyen Proudhon’a,; eşitsizliğin kaynağını, etrafını çevirdiği toprakları kendinin kabul ederek, eline aldığı sopayla burayı koruyan ilk insanda gören Rousseau’dan, “banka soymak değil, banka kurmak suçtur” diyen Bakunin’e… toplum tarihi, paranın ve sopanın iktidarının -iktisadın ve politikanın- yegâne temeli olarak suçun tarihidir.
Başta devlet olmak üzere, hiyerarşik bir sistem halinde örgütlenmiş tüm kurum ve kitleler, suçun varlığı etrafında buluşurlar. Servet edinmeyi, serveti koruma ve artırmayı kural edinmiş toplum, gücünü, işlediği cinayetlerden, ardındaki kan miktarından alır. (sf. 36-37)

Görüntünün ve gürültünün cazibesiyle kendini ortaya sermekten pornografik bir haz alan yığın, gözetlemekten de aynı hazzı alır: Röntgenciliğin ve teşhirciliğin birlikteliği! Farklı olmadıklarını, genelin, vasatın içinde yer aldıklarını, iktidara, modaya (ve medyaya) uyduklarını, paraya ve sopaya itaat ettiklerini gösterebilenlere -tüm bunları farklılık söylemi içinde yapanlara- bu hayatta yer vardır. (sf. 40)

İktidar ve iktidar kurumlarından biri olan devlet, yalana ihtiyaç duyar. (iktidar ve devlet olmak isteyen de yalana ihtiyaç duyar). Kurumsal ve örgütlü yalan, medyatik yalan, kişisel yalandan farklı olarak, manipülasyonun ve dezenformasyonun tezgâhından geçmiştir, bu nedenle, gerçekten daha gerçektir, aşırı-gerçektir. (sf. 41-42)

Modern hayat şiddet yoluyla arındırır: doğayı, ekolojik çevreyi, insanı, bedeni. Doğallık, çeşitlilik, başkalık, hisler, korkular, acılar ve sapmalar, steril (mikropsuz, kısır) bir hayat adına yok edilirken, aslında hayatın -ve ölümün- kendisidir yok edilen, insan doğasız ve insansız kılınır. (sf. 44)

Toplum, tüm devasalığıyla, yalnızca kendine işaret ediyor artık: Kurumlar -ve bir zamanlar insanın özelliği kabul edilen bilim, kültür, sanat…-, ilişkiler, hayatı hayat olmaktan çıkaran, imkansızlaşmış yaşantılarla, kopuk, kesintili ve sekanslar ve çoksesli monologlarla birlikte, iktidarın ve tahakkümün birer işareti. (sf. 45)

Dinin, iktisadın, felsefenin, politikanın tarihi; insan üzerindeki zorbalıkların tarihidir. İnsanın “neyse o” olma haline izin verilmez. Yokluğu, imkansız imkânları, iç sesleri, suskunlukları, hisleri, gönül gözleridir tahrip edilen. (Doğa, zaten tahrip edilmiş; ilksel haliyle insanın, üstüne üstlük de toplumun ve kurumların melezleştirdiği doğa, o da bir zombi artık). (sf. 49)

Dışlanmışların, dışlanmışlıkları adına, sırası geldiğinde başkalarını dışlayabilmek için eylemi, iktidarın ve politikanın zihniyet dünyasına aykırı, yabancı değildir. (sf. 52)

Bu yüzyıl, insanlığın hemen hemen tüm toplumsal ve politik tasalarının yaşandığı ve yenildiği bir yüzyıl oldu. Burjuvazininki de: Onun tasarısının sürüyor olması, artık ölümsüzlük çağında yaşıyor olmamızdan, bir zombi gibi varlık sürdürüyor olmamızdandır. (sf. 57)

Teknik(özellikle de iktisadi) bir konu olmaktan çıkmış olan tahakküm, sınıfsal, ulusal, ırksal düzeylerde; cinsiyet, kültür, yaş grubu boyutlarında artarak varlığını sürdürürken, tahakküm altındaki yığınlar, direnişleri ve uzlaşmalarıyla, sesli, gürültülü ve görüntülü söylem ve eylem çoğunluğu olarak, sistem içinde kalmanın, tutunmanın yolunu, çoğul iktidarların -aile, okul, işyeri, hukuk, din, akıl; üretim, tüketim, seyir, işkence…- sesi, gölgesi, taşıyıcısı, kendisi olmakta bulmuşlardır. Ezilenlerin, sınıf olarak ezildiği bir sistem yerini, tek tek ezen, ezilenin de ezdiği çok katmanlı ve çoğul iktidarlı bir sisteme bırakmıştır; herkesin hem kurban hem de cellat olduğu bu sistem çökecekse; artık herkes altında kalacaktır. (sf.  57-58)

Umutsuzluk, özgürleştirebilir. (sf. 61)

Söz, söz değil artık: gürültü, dedikodu, itiraf, ifşaat, iftira, ispiyon, ironi, parodi… (sf. 62)

Yazının icadından binlerce yıl sonra; basılı bunca metnin ardından; okudukça insana her şeyin söylenmiş olduğu duygusunu vererek yazmayı(eylemi) engelleyen yapıtların ardından; bu yapıtların varlığına rağmen yoksunlaşmış ve yozlaşmış insan ruhunun baştacı edilmesinin ardından; yazıyı anlamsız ve imkânsız kılan bunca şiddetin ardından; günümüzde, onca yoksunluk ve yoksulluk varken, görüntü ve gürültü bunca yaygın ve baskınken… her an her şeyin başımıza gelebileceği kaygısı içimize işlemişken, bir metin yazmayı, hayata dair sözler sarf etmeyi ve bunları yaymayı düşünmek, şahsi bir tavra, huzursuzluk ve öfkenin yol açtığı bir şiddet edimine atıfta bulunmaktır: İnsanlığa lânet bırakmak! (sf. 65)

Fikir, hayattan elini eteğini çekmiş, zekâ gösterisine ve ironiye dönüşmüş; akademinin ve ruhen akademisyenleşenlerin (ve medyanın) tekeline girmiş, meslek konusu halini almıştır. (sf. 66)

Dertleri ve meseleleri olan insanların uykusuz gecelerine ya da günün ara zamanlarına sığdırdıkları, içten gelen dürtüyle yazdıkları, esin ürünü eserler değil, hiyerarşinin tepelerine çıkma ihtimali ve ihtirası içindeki uzman teknisyenlerin “format”a uygun, “zorunlu” yayınları -makaleler”i- yaygınlaşırken, hayat ve insan, düşünmenin, tefekkürün alanından uzaklaşmış, otobiyografilerimiz -çağımızın röntgeni- karbon kağıdıyla çoğaltılabilirlikten kopyalanmaya, klonlanmaya uzanan bir yelpazede, yazının konusu olmuştur. (sf. 66-67)

Söz, yüz yüze ilişkinin, varlıklarıyla, vücutlarıyla, arzularıyla karşı karşıya gelen insanların diyaloğu olarak hayatın kendisiydi; bir yaşama sanatıydı diyalog. Sözden yazıya eksilerek geçti insan. (sf. 67)

Yine de yazı, yalnızken yazılan, yalnızken okunan, hayâl gücünün okuduğu yazı, insana -içe- ışık tutabilen, dışa, başka hayatlara uzanmayı bilen yazı, paranın, akademik formasyonun ve ekranın tuzağına düşmeden önce, düşmediği sürece, düşmemenin yollarını aradığı sürece, sözün doğrudanlığıyla değilse de, yazıya özgü içkinlik, sessizlik ve yalnızlıkla, hayata değmeyi bilmiş olmalıdır. (sf. 67)

Söz yaratmaktan yazı yaratmaya, yazı yaratmaktan görüntü yaratmaya geçiş ve iç boşaltması; herkes hem röntgenci hem de teşhirci artık. Kurumsal ve hiyerarşik alanların mahpus ve gardiyanları, yaygın, demokratik, erişilebilir, ama yaşamayan, cansız iktidar aygıtları: Söz, yazı, görüntü. (sf. 68)

Doğa ve zaman karşısındaki tutsaklığına nesnelerin, kurumların, ses-söz-görüntü toplamının tutsaklığını da eklemiş olan insan, olsa olsa aşağılanmaya layıkken, bu metin sessizliğe ve düşünmeye çağrı yaparak, kendi paradoksunu çaresizce üstlenir.
Onca yaşantıya, söze ve vesikaya rağmen, yaşamını bayağı bir ampirilikle kuran, hayatını soylulaştırmak yerine aşağılanmayı tercih eden insan karşısında bu metin de benzerlerinin akıbetine seve seve katlanacaktır: Yokluğa, sözün de bittiği yerdeki gönüllü yokluğa kendini fırlatıp atarken, yokluğa firar ederken, insana küfredebilmiş olmanın hazı. (sf. 69)

… ve yaşadıklarımız ancak bir öfke yığını olarak içimizde birikirken, üstüne üstlük ayakta kalmamızı sevgilerimizden çok öfkelerimize borçlu olduğumuzu da fark ediyorsak… belki de tüm bu farkındalığımızdır yıkıcılığımıza etik ve estetik bir değer katabilen. (sf. 71-72)

Yaşanmış onca hayat, yazının ve sözün binlerce yıllık varlığı ve yazılmış sayısız kitap, insanlığın daha bilge, daha erdemli bir yaşamı değil, sürü halinde cehaleti ve erdemsizliği seçmesinden başka bir sonuç yaratmamışken, yeni bir metni yazılı sözler yığınına katmaktan bir şeyler umuyor olmak, metin ile okur arasındaki ilişki alanının hâlâ mahrem özellikler taşıyor olmasından kaynaklanabilir. (sf. 75)

Bu ilişkinin içerdiği şahsi ihtimallerin belirsizliği, bir sözün ya da bir paragrafın ne zaman, hangi koşullarda hatırlanarak kişiyi etkileyeceğinin bilinmemesi, okuma birikiminin sonuçlarının belirsiz olması, yakayı ele vermesi mümkün olmayan “…-ı okumuş olanlar” topluluğunu, en koyu gizlilik koşullarında, ortak davranışlara, tahrip ve tahayyül gücüne sahip kılabilir. (sf. 75)

Tarihlemek, anında, olay olay ortaya dökmek de yüzeyde kalmak olabilir, derin suları boşaltmak olabilir: Tarihe ilgi, yüzeye duyulan ilgidir, belki. Olayın ve yüzeyin sayısız biçimde yeniden işlenebilirliği, oyunculuk ve ironi biçimde düşünmeye imkân tanıdığında, tarih ve olay, dokunmayacak ve dokundurmayacak mesafede olduğunda, kaldığında, tarihe ilgisizlik, hayatın “böyle”liğinden de uzak durmaktır, belki. (sf. 76)

Paranın ve sopanın istilâsına açık bırakılmış bir dünya, seçenek çokluğunun seçeneksizlik olduğu, düz dünya. (sf. 81)

Varolmak kişiseldir; öncelikle “kendini bil”mek, kendindeki boşluğu görmektir. (sf. 84)

“Kendini bilme”, toplumun bireyi değil, bireyin kendini eğitmesidir. Toplumsal, kurumsal eğitimin getirdiklerinin unutulmasıdır; toptancı ve genelleyici eğitimin kişinin yaratıcılığını ve yıkıcılığını yok etmesine karşı direniştir. (sf. 86)

Felsefe tarihinin öğrettiği: Bireyin benlik ve başkalık potansiyelini, bu dünyada ve şimdi gerçekleştirmesinden kaynaklanan “kendini bil”me olmaksızın, hiyerarşiye karşı çıkış nafile bir çaba kalır (yığınsal isyanların, devrimlerin de öğrettiği budur, trajedinin bilgisidir bu).
Özgürlük hâlâ vazgeçilmez bir önyargı ise, otoritenin, hiyerarşinin olmadığı (gücün kurumsallaşmadığı) bir hayat tahayyül etmek, toplumsal kurumları ve ilişkileri hedef almak, sınıf, devlet, hukuk, eğitim, aile, din… kurumlarının yokluğunu tasarlamak, ilişkilerin, simgelerin ve inançların kurumsuz yaşanmasını istemek, bunca yıkımın ardından, hala mümkünse; diğer yandan, kendimizi çok daha iyi, biraz daha iyi hissettiğimiz (kendimizi hissettiğimiz; bedenimizi, ruhumuzu duyumsadığımız) bir hayatın, zamanın (geçmişte, şimdi, gelecekte; ama hayatta) hatırası, hayâli de peşimizi hiç bırakmıyorsa, kendimizi zamana, tarihe bağlı hissetmekte güçlük çektiğimiz, bizim hatırladıklarımızı hatırlayan tek bir kişi bile bulamadığımız, kendimizi yerliyurtlu hissedemediğimiz, mekanlardan soğuduğumuz bu çağda, kurumların toplumdan, toplumun kurumlardan ayrı düşünülemeyeceği ortadayken, yıkıcılık (ve yaratıcılık) topyekün karşı çıkıştan, oyunun külliyen reddinden geçebilir… (sf. 87-88)

Işık Ergüden

Yasadışılık, toplumsal kurum ve ilişkilerde yasaktır: Hapishane, kışla, hastahane, tımarhane, okul, yatakhane, yemekhane, işyeri… toplum.
Ne onaylanma arzusunun ne de onaylanma korkusunun olduğu yerde başlar yasadışılık; kitlenin ve kurumun gündelik hayata müdahalesinin reddiyle sürer; görünür ve şeffaf olmayı reddetmekle sürer. (sf. 92)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

 
;