23 Eylül 2018 Pazar

Dostoyevski - Beyaz Geceler


kitap çizim

Gökyüzü öylesine yıldızlı ve aydınlıktı ki, ona bakarken, “böyle bir göğün altında bu hırçın ve kaprisli insanlar nasıl yaşar?” diye sormadan edemezdiniz. Bu da çok gençlere özgü bir düşüncedir sevgili okuyucu, Tanrı’dan ruhunuzun hep genç kalmasını dilerim. (sf. 21)

Benim ne gidecek bir yazlığım, ne de yazlığa gitmek için bir sebebim vardı. Her yük arabasıyla, her araba kiralayan saygıdeğer görünümlü adamla gitmeye hazırdım, fakat beni çağıran kimse yoktu; sanki beni unutmuşlardı; onlar için gerçekten bir yabancıydım. (sf. 24)

Yürürken bir yandan da şarkı söylüyordum, çünkü mutlu olduğum zaman mutlaka kendi kendime bir şeyler mırıldanırım. Bu, sevincini paylaşacak arkadaşı veya iyi bir dostu olmayan insanların alışkanlığıdır belki de. (sf. 25)

…insan her duygunun, hele kardeşçe bir merhamet duygusunun hesabını vermek zorunda değildir. (sf. 31)

“Dinleyin, benim nasıl biri olduğumu öğrenmek istiyorsunuz değil mi?”
“Evet, tabii ki.”
“Söyleyeyim o zaman. Ben bir tipim.”
“Kız sanki bütün bir yıl hiç gülmemiş gibi kahkahalar atarak gülmeye başladı. (sf. 34)

“Dinleyin Nastenka (sanırım size Nastenka demekten hiç usanmayacağım). Bu ücra yerlerde hayalperest denen tuhaf insanlar yaşar. Detaylıca tarif etmek gerekirse, bu hayalperest, bir insan değil, cinsiyeti olmayan bir yaratıktır. Gün ışığından saklanırcasına kuytu, tekinsiz yerlerde yaşar. Kendi dünyasında yaşayışı, sümüklüböceklerin kendi deliklerine sığınmalarına benzer. Aslında bu davranışıyla daha çok evini sırtında taşıyan kaplumbağaları andırır. İlle de yeşile boyanmış olan, isten kararmış, can sıkıcı bu dört duvarı neden sever acaba? Bu gülünç adam, zaten az olan tanıdıklarından biri nadiren ziyaretine gelse, onu neden yüzünde mahcup ve sıkılgan bir eda ile, sanki dört duvar arasında bir suç işlemiş ya da kalp para basmış ya da bir dergiye kendi şiirleriyle dolu imzasız bir mektup gönderip, mektupta şiirlerin gerçek sahibi öldüğü için şairin arkadaşı olarak şiirlerin yayınlanmasını kutsal bir görev saydığını ifade etmiş biri gibi karşılar? Söyleyin Nastenka, bu adam neden dostlarıyla iki çift laf etmez? Başka zaman olsa gülmeyi, eğlenmeyi, kadınlardan bahsetmeyi, cüretkâr laflar etmeyi seven adam, içeri girince şaşkınlaşan dostu karşısında neden gülmez, neden ağzından heyecanlı tek bir sözcük dökülmez? Muhtemelen yeni tanıştığı bu dost neden ilk ziyaretinde(çünkü ikinci ziyaret olmayacaktır ve bir daha onun evine uğramayacaktır) şaşkına döner, ev sahibinin allak bullak olmuş yüzü karşısında donakalır? Muhtemelen bu gülünç adam, daha sonra şaşırıp ne yapacağını bilemez halde sürdürdüğü konuşmayı beyhude bir çabayla düzeltmek için kadınlardan bahsetmeye, hasbelkader ziyaretine gelip sudan çıkmış balığa dönen zavallı dostuna kendini beğendirmeye çalışacak, fakat durumu düzeltemeyecektir. Peki, niçin misafir bunun üzerine, aslında hiç olmayan çok önemli bir işi hatırlayarak hemen şapkasına atılır? Neden, her fırsatta pişmanlığını göstermeye ve durumu düzeltmeye çalışan ev sahibinin sıcak bir şekilde sıktığı elini hemen kurtararak oradan kaçıp gider? Niçin evden çıkar çıkmaz kahkahalarla gülerek, aslında iyi bir çocuk olduğunu düşündüğü bu tuhaf yaratığa bir daha uğramayacağına dair kendi kendine söz verir? (sf. 36-37)

Şu anda sizin yanınızda oturup sizinle konuştuğumda yarınları düşünmek beni korkutuyor. Çünkü gelecek; yine yalnızlık, yine küflenmiş, gereksiz bir hayat demek. (sf. 44)

…’bu yıllar boyunca ne yaptın? Yaşamının en iyi yıllarını nasıl harcadın? Yaşadın mı, yoksa yaşadığını mı zannettin?’ İçimden gelen ses, ‘etrafına bir bak,’ der, ‘her şey nasıl giderek soğuyor. Yıllar geçecek, kasvetli bir yalnızlık kapını çalacak. Bastonuna yaslanacak, üzüntülü, iç karartıcı bir yaşlılık dönemi geçireceksin. O göz alıcı hayal dünyan ağaçlardan düşen yapraklar gibi sararıp solacak.’ Ah Nastenka! Yapayalnız kalmak ne kadar hüzün verici bir şey, hatta özlemini çekeceğin herhangi bir şeyinin bile olmaması… hiçbir şey… tam anlamıyla hiç, çünkü kaybettiklerimin tümü hiçbir değer taşımayan hayallerden ibaret!” (sf. 46)

Sizi yirmi yıldır seviyor olsam bile şimdikinden daha fazla sevemezdim. (sf. 47)

Zaten mutsuz olduğumuzda başkalarının mutsuzluğunu daha derinden hissederiz, duygularımız daha da yoğunlaşır. (sf. 62)

Ah mutlu bir insan bazen ne kadar tahammül edilmez oluyor. (sf. 63)

Tanrım! O yaşadığım ne mutluluk dolu bir andı! Bir insan ömrü için az şey midir bu? (sf. 83)


6 yorum:

Edebiyat Öğretmeni dedi ki...

Dersimde Dostoyevski'nin Beyaz Geceler kitabını öğrencilerimle çok sık okuruz... Buyurun harika bir dostoyevski incelemesi.
Dostoyevski’nin hayatını Sibirya sürgünü öncesi ve sonrası olmak üzere ikiye ayırmak adet olmuştur. Sibirya sürgünü öncesinde Dostoyevski Batılı fikirlerle yetişmiş, Rusya’nın sol görüşlü aydın çevrelerine yakınlık duyan genç bir Rus ilericisidir. 1847’de sosyalist Petraşevski çevresine katılan Dostoyevski, buradaki faaliyetleri sebebiyle tutuklanarak idama mahkum edilir, cezası tam infaz edileceği sırada Çar tarafından affedilerek Sibirya’ya sürgüne gönderilir. İdam cezası ve sürgün deneyimi Dostoyevski’nin dünyasını temelden değiştirir.
Sürgüne gönderilmeden önce Dostoyevski’nin düşünce dünyasını şekillendiren etkiler Avrupa kaynaklı standart akım ve düşüncelerdir. Bu dönemde Sibirya sürgünü sonrasında yöneldiği metafizik arayışlardan, Batı sorunuyla ilgili aykırı görüşlerinden ve ateşli bir şekilde benimsediği Rus Mesihçiliğinden hiçbir iz yoktur. Genç Dostoyevski Rusya’da ve Avrupa’da örnekleri çokça görülen modern kent yazarlarından biridir. İşin ilginç tarafı, Avrupa edebiyat geleneğinin bir parçası olarak modern şehir insanının sorunlarıyla meşgul olduğu bu dönemdeki romanları Avrupa’da neredeyse hiç ilgi görmezken, Avrupa’yı eleştirdiği ve rus gerçeğini ortaya çıkarmaya çalıştığı “yerli romanları “evrensel” bir yankı bulmuştur. Dostoyevski’nin önce Rusya’da, ardından bütün dünyada bürük bir yazar olarak tanınmasını sağlayan büyük eserler dizisi 1864’te yayınlanan Yeraltından Notlar ile başlar ve Suç ve Ceza, Budala, Cinler, Delikanlı ve Karamazov Kardeşler ile devam eder.
Beyaz Geceler her ne kadar kentli insanın yalnızlığı, çektiği arkadaş özlemi, hayalleriyle gerçek dünya arasında yaşadığı çatışma gibi temaları başarıyla işleyen zarif ve romantik bir aşk hikayesi olsa da, Dostoyevski’nin büyük eserleri arasında kendine yer bulduğu söylenemez. Beyaz Geceler, Dostoyevski’nin romantik Avrupa edebiyatından en fazla etkilendiği, aynı zamanda da onunla en fazla hesaplaştığı eserlerinden biridir. Yeraltından Notlar’dan on altı yıl önce yayınlanmış olan Beyaz Geceler’de Dostoyevski’nin büyük metafizik-politik temalarını arayanlar kaçınılmaz olarak hüsrana uğrayacaklardır. Bunun için, Beyaz Geceler’i okurken her şeyden önce bu eserin idam cezası ve sürgün deneyimini yaşamamış, “Rus ruhu” ve “Rus Tanrısı” üzerine kafa yormaya neredeyse hiç başlamamış bir Dostoyevski tarafından yazıldığı akılda tutulmalı, zorlama yorumlardan kaçınılmalıdır. Yine de Beyaz Geceler’de portresi çizilen “hayalperest”in “Yeraltı Adamı”nın(bkz: yeraltından notlar) on beş yıl önceki hali olarak okunabileceğine dair işaretler de az değildir, Bu Anlamda Beyaz Geceler’in hayalperestiyle, onun on beş yıl sonraki kasvetli geleceği arasındaki ayrımın izdüşümü, Beyaz Geceler’i kaleme alan genç Dostoyevski’yle on altı yıl sonra Yeraltından Notlar’ı yazan Dostoyevski arasındaki bariz farktır.
İlk kez 1848 yılında bir gazetede tefrika edilen Beyaz Geceler, tam da, Dostoyevski’nin Rus edebiyat dünyasına hızlı bir giriş yaptıktan sonra hızla gözden düştüğü ve yeniden kendini kanıtlama çabası içinde olduğu bir buhran döneminin ürünüdür. Beyaz Geceler’in anlatıcısıyla Dostoyevski’nin hayatı arasındaki paralellikler gözden kaçmayacak ölçüde belirgindir. İkisi de aynı yaşlardadır, toplumsal kökenleri birbirine benzer, kitaplardan ve romantik hayallerden beslenen bir hayal dünyasında yaşarlar, toplumdan kopukturlar ve otuz yaşına yaklaşmış olmalarına karşın ikisinin de kadınlar konusunda neredeyse hiçbir tecrübesi yoktur.

Edebiyat Öğretmeni dedi ki...

Devamını eğer kitabı okumadıysanız okumanızı önermem kitabın sonuna dair bilgiler içeriyor.
Aslında novella denilen bir uzun öykü niteliğinde olan eser için Dostoyevski “duygusal roman” alt başlığını uygun görmüştür. Bu alt başlık Beyaz Geceler’de anlatılan romantik aşk hikayesine de uygundur, çünkü “roman” sözcüğü Rusçada aynı zamanda bu tür gönül hikayelerini ifade etmek için kullanılmaktadır. Eserin ismine gelince; “Beyaz Geceler” kuzey kutbuna yakın olan Petersburg’un yıılın belli bir zamanında neredeyse hiç kararmayan göğüne işaret etmektedir. Coğrafi konumu sebebiyle her yıl mayıs ayının ortalarından temmuz ayının ortalarına kadar Petersburg’ta güneş 03:00 gibi doğup 24:00 gibi batar. Battıktan sonra da uzun süre boyunca ortalık kararmaz, gece yarısı birkaç saat dışında hava gün boyunca aydınlıktır. Petersburg’un “beyaz geceler”i aynı adlı hikayedeki “hayalperest” kahramanın “bir insan ömrü için az bir şey mi” dediği o mutluluk dolu anın simgesi gibidir. Bu “mutluluk dolu an”, kitabın ana temalarından biridir.
Beyaz Geceler Turgenyev’in bir şiiriyle açılır:

“Yoksa o, bir an için bile olsa,
Senin kalbine yakın olmak için mi yaratıldı?”

Dostoyevski’nin hikayesiyle bu dizeler arasındaki bağlantıyı kurabilmek için şiirin bütününün bilinmesi gerekir. Turgenyev’in Cvetok(Çiçek) başlığını taşıyan bu şiirinde yabancı topraklarda başıboş dolaşan bir Rus gezgini, söylendiğine göre sadece kendisi için açan bir çiçeği koparır ve kalbinin yakınındaki düğme deliğine takar. Ne var ki doğal ortamından koparılan çiçek hemen solup gider. Yine de anlatıcıya göre üzülmenin gereği yoktur, çünkü çiçeğin kaderi budur. Çiçek, sadece bir an için onun kalbine yakın olmak için yaratılmıştır. Dostoyevski şiiri epigraf olarak eserinin başına koyarken çok küçük bir değişiklik yapar ve “bile olsa” sözcüklerini ekler. Böylece şiiri kendi hikayesine bağlar ve anlam açısından kuvvetlendirir. Nitekim Beyaz Geceler şöyle biter:
“Tanrım! O yaşadığım, ne mutluluk dolu bir andı! Bir insan ömrü için az şey midir bu?”
Beyaz Geceler’in anlatıcısı bu sözlerle kendini Turgenyev’in çiçeğinin yerine koyar. Kendine yaşattığı bir anlık mutluluğun ardından onu bırakıp başka bir erkeğe giden sevgilisine kızmaz, çünkü o mutluluk anı, ona ömür boyu yetecektir. Dostoyevski Beyaz Geceler’i “Bir Hayalperestin Hatıraları” alt başlığıyla sunmuştur. Hayalperest, Rus edebiyatında 1820’lrde ve 1830’larda çok yaygın olan bir romantik kahraman türüdür. Dostoyevski Beyaz Geceler’de bu kahramanın portresini çizmek ve romantizmin dokunaklı dünyasının yansıtmak bakımından büyük bir ustalık gösterir.
Ne var ki Dostoyevski’yi orijinal kılan, mükemmel bir şekilde yansıttığı bu dünyayı büyük bir incelikle eleştirmeyi başarabilmesidir.(bir benzeri Georges perec’in uyuyan adam kitabında da mevcuttu) Hayalperest, Nastenka’ya kendi hayal dünyasını anlatırken, kendi izbesine sığınmış, toplumdan kopuk hayalperestin aslında sıradan insanlara göre ne kadar ilginç ve hassas olduğunu kanıtlamaya çalışır. Ancak sonunda çark eder ve hayatın bu hayallerin hepsinden daha ilginç ve güzel olduğunu itiraf eder. Nitekim ona bir ömür boyu yetecek olan o “mutluluk dolu an” da hayallerinde değil gerçek hayatta karşısına çıkacaktır. Bu anlamda bu romantik eseri, bir anlamda yaşamın kutsanması olarak da okuyabiliriz. Hayalperestimize yıllarca hayalini kurduğu onca şeyden çok daha ilginç ve unutulmaz dört beyaz gece yaşatan, tesadüflerle dolu hayatın şaşırtıcılığı, insana Mark Twain’in meşhur sözlerini hatırlatır:
“Gerçek Kurgu’dan daha acayiptir, çünkü Kurgu, olabilirlikleri gözetmek durumundadır; gerçeğin öyle bir zorunluluğu yoktur.”

zeyno dedi ki...

Okuduğum üçüncü Dostoyevski kitabıydı. Yer Altından Notlar kitabı ile tanıdım kalemini. Onu okuduğum ilk andan itibaren beni bu kadar etkilemesi en keskin duyguları bile tek hamlede, kısa ve net bir şekilde gözler önüne serme yeteneğiydi sanırım. Kitabın 96 sayfadan oluşması beni üzmedi değil. Çünkü bitsin istemedim bu yüzden az az okudum. Her cümlesinde kendimi karakterlerin yerine koydum adeta onların yaşadıklarını ben yaşadım. Psikolojik tahlillerin bu denli güçlü olması beni bir anda içine çekti kitabın. Okuyan herkesi de etkileyeceğini düşünüyorum. Vakit kaybetmeden okuyun derim :)

‘’Niçin insanlar birbirlerine karşı açık yürekli davranmıyorlar? Neden en iyi insan bile karşısındakinden bir şeyler gizliyor, bütün düşündüklerini açıklamıyor? Sözlerimizin yabana atılmadığını bildiğimiz zamanlar bile neden içimizden geçenleri olduğu gibi söyleyemiyoruz? Nedense herkes olduğundan sert görünmek istiyor? Duygularını hemen açığa vurursa altta kalacakmış, küçük düşürülecekmiş gibi bir korkuya kapılıyor?..’’

Salih dedi ki...

bu kitabın sonunda cinayete kurban giden 2 kişi ve müebbet yiyerek mahpus damında çürüyen biri olmalıydı, ama hikaye Türkiye de geçmeyince çok naif bir sonla bitmiş.

Ekinci dedi ki...

Gardını almadan yaşamak istemiyor kimse.. Her gizlini açtığın insanın sana öldürücü darbeyi tek seferde nerden nasıl vuracağını bilmesi de cabası..Sert görünmeye çalışmak " güçlüyüm bana zarar veremezsin " mesajı vermek istemekle alakalı .. Yumuşak olanın ezildiği her sırrını verenin zarar gördüğü açık oynayanın kaybettiği bir dünyada yaşadığımız gerçeği doğduğumuzdan beri kitaplarla filmlerle hatta çizgi filmlerle ebeveyn nasihatleri ile velhasılı kelam her vesile ile bize öğretilmedi mi? Esasen yazılacak şey çok da şimdilik bu kadar olsun

Selda dedi ki...

Bu çizimi bana ayırır mısın? tablolar yapardın ya onlardan bile güzel olmuş bu. Seninle çizdiğimiz günleri çok özledim, zaman makinesi siparişi vericem diyordun o zamanlar hep lütfen bana da ekle, birşey düşünmeden sadece seninle çizimler yaptığımız günlere dönmek istiyorum.

Yorum Gönder

 
;