17 Haziran 2017 Cumartesi

Ali Sefünç - 'Herşey Dahil' Türkiye


türkiye geçmişi üzerine kitap

Mucizelere bağlı kalmıştık. Birgün birileri gelip bizi kurtaracaktı. Ve biz bize benzeriz idi, böyle yaşamak çok sorun çıkarmıyordu. Batılı bizim aklımızı çeliyordu, biz sonuçta bir çaresini bulacaktık. Ama sonuçta çaresini bulamadık. Geldiğimiz noktada, ülkenin yarısından çoğu ağır bir yoksulluk çekiyor, sağlık sistemi çökmüş durumda, eğitim sistemi içler acısı bir halde. (sf. 10, Cezmi Ersöz Önsöz)

En maliyetli Hollywood filminin bedeli, bizim seyrettiğimiz filmin antraktlarında yenen patlamış mısır parası bile olamaz. Tarihi filmimizin senaristleri yaratıcılıktan uzak siyasi kişiler olmuştur genellikle. Bu nedenle tarzları birbirine benzeyen, fakat farklı adlarda oyuncularla çekilmiş, birçok sahne tekrar tekrar alınmıştır. Vatandaş namıyla anılan seyircilerin ömürleri boyunca birkaç ayrı film izlediklerini sanmaları işte bu yüzdendir. Öte yandan, oyuncuları genel seçimlerde belirlendiğinden, filmin demokratik bir yana sahip olduğu da söylenegelir. (sf. 20)

Bilgiye ulaşma özgürlüğünün kıt olduğu yerde, vah halinedir düşünce özgürlüğünün. (sf. 24)

Gerçek adaleti yaşamak ütopyaya dönüşünce, bize yalnızca “ulaşılabilir adalet” seçeneği kalıyordu. (sf. 40)

Eğitsel sakatlanmaya uğradıktan sonra, artık ne kendimizi doğru tanımlayabiliyor ne de birbirimizi anlayabiliyorduk. Düşüncelerin, olguların ya olayların yalnızca bir kısmını önemseyip bütününe bakmaktan özenle kaçınır hale gelmiştik. Bu nedenle yaşamımızın her anında, her alanında bir rakip, bir hasım, bir çatışma arar olmuştuk. Hemfikir olmaya yönelik çabalar cazibesini yitirmişti artık.
Okulda arkadaşlarımızı, işyerinde ortağımızı, el eleyken sevgililerimizi, evde eşlerimizi ve çocuklarımızı, apartman yönetim toplantılarında komşularımızı hasımlara dönüştürmede olağanüstü başarılar elde etmekteydik. Bu tür bir başarının, hayat içinde ödülü olmasa da bedeli kesinlikle vardı. Okulda kaybedilen o münazaraların acısını çıkartayım derken birçoğumuz sevdiklerini, mutluluklarını, dolayısıyla kendilerini bu yolda heba etmekten kurtulamadı. Kazanmanın geçerli olmadığı alanlarda bile çatışmak ve kazanmak istediler, ama çoğunlukla kaybettiler. (sf. 43)

İktidarlara yaranma arzusu çoğu kez bilimin önüne geçer ve böylece çarpık fikirlerin prim yapması kolaylaşır. (sf. 56)

70’li yıllar dünyada soğuk savaşın hakim olduğu bir dönemdi ve komünizm korkusuna dayalı anti-demokratik tavırların toplum hayatımızda yer bulabilmesi kolaylıkla gerçekleşiyordu. Komünist sihirli bir sözcüktü. Komünisttir diye adam dövülebilir, öldürülebilir, konuşanlar susturulabilirdi, ama bunu yapanlara hesap sorulması caiz değildi. (sf. 79)

Yalnızca o döneme özgü duvar afişlerini birçok merkezi yerde olduğu gibi yel değirmeni sokaklarında da görmek mümkündü. Aranan solcuların ya da başka bir deyişle anarşistlerin resimlerini taşıyan bu afişler okulumuzun duvarlarına da yapıştırılmıştı. Aranan solcuların yakalanmasıyla birlikte, yaşanan bütün sorunlar çözülecekmiş gibi bir hava estiriliyordu ülkede.
Solcular yakalanınca döviz sıkıntısı bitecek, hazine rahatlayacak, iş imkanları artacak, belki de kısa sürede Avrupa Ekonomik Topluluğu’na üye olunacaktı. 1970 Ağustos’unda 1 ABD dolarının 9 TL’den 14.85 TL’ye çıkmasından da muhtemelen bu solcular sorumluydu. (sf. 93)

ali sefünç biyografi, anı, 80 darbesi

Bu devalüasyonun bize düşmanlığı var da, Amerika’ya yok mu? Afrika ve Asya’da enflasyon oranı %5’in altında olan birçok fakir ülke var. Enflasyonları düşük olmasına rağmen onlar neden fakir? Bütün bu saptamalar ekonomik kurtuluşun hiçbir zaman tek bir nedene ya da ekonomideki seçilmiş birkaç parametreye bağlanarak gerçekleşemeyeceğini göstermektedir. (sf. 109)

Yarış bir kere başlamış. Durdurmaya da hiçbirimizin gücü yetmiyor. Ben hiç olmazsa, çocukların masumiyetinin ellerinden alınmasına, büyük taklidi yaptırılarak sevimsizleştirilmesine karşı duralım diyorum. Basit şeylerden mutlu olamayan, insan ve doğa sevgisinden uzaklaştırılmış, dostluğa, sevgiye ihtiyaçları varken üstünlük peşinde koşan çocukları görmeyi içim kaldırmıyor. (sf.126) (draper, kung çocuk oyunlarında hemen hemen hiç rekabet olmadığını yazar, adaman yerlileriyse lidersizdirler, semboller hakkında bir fikirleri yoktur ve saldırgan olmadıkları, şiddet sergilemedikleri gibi modern yaşamda yer alan bir çok hastalığa karşı -örneğin sıtma- doğal bağışıklıkları vardır. lee, 1979 senesinde toplayıcı insanlar arasında sınıfsal ayrımlara duyulan aşırı nefretten bahsetmiştir ve leacock, her türlü otorite, hiyerarşi, emir anlayışının mbutiler, hazdalar ve dağlı naskapiler arasında öfkeye yol açtığını vurgulamıştır. (detay için: future primitive and other essays, zerzan 1994)
öyleyse, tüm bu antropolojik ve sosyolojik verileri göz önünde tutarak yazarın, insanların çocukluklarından itibaren kendilerine ve doğalarına yabancılaştırılması ve kendi olma haline izin verilmemesinden, durumun yarattığı yalnızlaşma arzusundan bahsederken bu tespiti toplumsal zorbalıkların insana uyguladığı baskıları temel kaynak alarak düşünelim. sözde modern toplumlar bile, toplayıcı-avcılar gibi özgür olamamış ve hiyerarşisiz, tahakküm olmayan bir dünyayı düşleyememiş ve bunu kaos olarak nitelemişken insan özgürlüğünü kısıtlayan, insana kaçış hissini arzulatan herhangi bir  yapı, mikroptan, parazitten başka neyi simgeleyebilir ve çözüm bu mikroplu, parazit dolu yapının ürettiklerini toplumca sindirmek, sindirmeyenleri toplum düşmanı olarak görüp güvende hissetmekte mi yatmaktadır?- anokva

Siyasetçilerin halka karşı uyguladığı yöntem çok basit ve standarttı. Siyasi rakibini önce bir düşmana ve tehlikeye dönüştür; ardından da tehlikeden ve düşmandan kurtulmanın yolu olarak kendini göster. (George W. Bush’un dünya üzerinde yaptıkları da buna mı benziyor ne?). Bu yolla edilen yandaşlar sürekli düşman ve tehlike arar olmuşlardı. (sf. 134)

Bir toplum yalnızca gördükleriyle hayatı yorumlamaya başladı mı, birbiriyle hiç ilişkisi olmayan olayların, gelişmelerin ve değişimlerin birbirleriyle ilişkilendirilmesi kaçınılmaz olur.  Bu tuzağa düşüldüğü andan itibaren başa gelen belaların bir anda oluştuğu düşünülerek, sıkıntılardan kurtuluşun da bir anda gerçekleşeceği yanılgısına düşülür.
Hal böyle olduğunda boş vaatler gözleri kör edebilir, olumsuzluklar “Kışt! Hoşt! Pist!” diye savuşturulmak istenebilir. Oysa yaşananlar eskiden var olan, biriktirilen sorunların artık gizlenecek yer bulamamasının sonuçlarıdır. Ekonomik sıkıntılar yırtık bütçeden fırlar gibi çıkınca, bir şaşkınlıktır alır toplumu. “Vallahi hayret!... Durup dururken nereden çıktı bu bela?” sözleriyle şaşkın taklidi yapılır şaşı bakışlarla. Şeşi beş görenler, bu yetmiyormuş gibi bir de hafızlarını kaybederler. Yıllar önceden olacakları görüp de uyaranların dediklerini bir türlü hatırlayamazlar. (sf. 162)

-Medyanın söz etmediği bir şey gerçekten de yok mudur?
-Eğer varsa, yok mu sayılmaktadır?
-Bir şey yok sayılınca, etkisi de yok mu olur?
-Yokluk potansiyelini gözardı etmek yokluğun yardakçılığı mıdır? (sf. 164)

Sen elalemin herkül gibi işçisini al afişlere bas, ondan sonra da bizimkilerden onlar gibi devrimci olmasını bekle. Adamın fiziği uymuyor ki devrimi uysun. (sf. 176)

Çerçeveli yaşamanın bu ülkedeki yaygınlığı, zamanla çok daha fazla gözüme batmaya başladı. Dayatılan standart ve dar çerçeveler içinde bir yaşamı sürdürmeye çalışmanın, öteden beri Türk insanının arzuyla tercih ettiği bir tavır olduğunu gördüm. (sf. 181)

“Savaşma seviş” sloganının sahibi ‘68’liler savaşmayı beceremediklerinden olsa gerek, sevişmekte de tam bir başarıya ulaşamamışlardı. Bayrağı devralan ’78 kuşağının durumu daha da içler acısıydı. ‘78’liler, bırakın gerçekleşmesini, sloganı bile ağızlarına almıyor, tam aksine, savaşmayı çok isteyen, sevişmeyi reddeden bir davranış biçimi sergiliyorlardı. Sevişmeyince savaşmayı garanti altına alacaklarını zannediyorlardı. Artık “sevişme savaş, yoksa devrim zarar görür,” telkinini daha çok yapar olmuşlardı kendilerine. Erkekler dava arkadaşları olan tüm kızlara ‘bacı’ diyerek davanın gereğini yerine getiriyorlardı. Çok masum duygusallıklara bile gem vurmakta oldukça kararlıydılar. (sf. 182)
"aşk yaparken enerji harcıyorsun, sonra kendini huzurlu hissediyorsun ve her şey sana vız geliyor. işte kendini böyle hissetmene dayanamıyorlar. her zaman enerjiyle dolup taşmanı istiyorlar. tüm geçit törenleri, tüm bağırıp çağırmalar, bayrak sallamalar hep kokuşmuş cinsellik. mutlu olsan, büyük birader, üç yıllık kalkınma planlan, iki dakikalık nefret ve öteki saçmalıklar için coşkulanmana gerek kalır mı?" george orwell'20.yy’ın en sert hicivlerinden birini yazdığında aşkın yasaklanması ve hiyerarşik devrim konusuna sert bir dille değindi. futuristik distopyaların tahakküm içeren anlayışlar hakkındaki karamsar yorumlarının dünya yakın tarihi ile bu kadar benzemesine basit bir tesadüf demek çok zor görünüyor. – anokva

Düşünmekten daha çok düşündürmemeyle ilişkileri vardı. (sf. 186)

…Gelişen bireylerle yaşanan ülke arasındaki ciddi uyumsuzluk ödenecek bir bedel gerektiriyordu. Bedeli ödeyecek olanlar, kimseden izin almadan habire kitap okuyan söz dinlemez gençlerdi. Ağır ve kaçınılmaz görünen bedelse, ülkedeki az gelişmişlikleri, yaşanan olumsuzlukları artık daha çok fark etmek ve onları değiştirememenin acısını çekmek şeklinde ödenecekti. (sf. 189)

acılara tutunmak şiir hasan hüseyin korkmazgil
üzülme,
kuşlar, unutkan olur
tekrar gelecekler.

Acılara tutunmaya en çok gereksinim duyanlar kendilerini geliştirenlerdi. Onlar artık daha önce Türkiye’de adı konmamış yeni bir azınlığın üyesi olarak yaşamak zorundaydılar.
Ülkede adı bilinen azınlıklarda ne gibi özellikler varsa bu yeni ve adsız azınlıkta onların hiç biri yoktu. Ne azınlık olduklarından, ne adlarından, ne birbirlerine sahip çıkmaları gerektiğinden ne de azınlık olarak yaşamanın inceliklerinden haberleri vardı. Bu durum kahırlı sayılacak bir yaşamı da beraberinde getirmekteydi. (sf. 192-193)

Şimdilerdeyse her şeyin markalı olanı ilgi çekiyor. Eğer markalaşmışsa mutsuzlukların bile talep görmesi, satın alınması mümkün. Değersiz olmalarına karşın aşırı değer verilen markalaşmış her şeye birer protez gözüyle bakabiliriz. Hani engelli insanların eksiklerini tamamlayan protezler gibi. Protezler eksikliklerini yerini alan şeylerdir ne de olsa.
Eksikliği çok olanın protez gereksinimi de çok olur. Bu benzetmeye ilişkin en önemli fark sakatlanma biçimine dairdir. Bedensel engellilerin çoğu kaderin kötü oyunu sonucunda bu duruma düşenlerdir. Kimisinin engeli doğuştandır kimisi de bir kaza sonucu sakatlanmıştır. Markalaşmış protezleri kullananların kimisi anne babaları, kimisi sosyal çevreleri tarafından sakatlananlardır. Sakat algılama biçimleriyle başkalarına gerek kalmadan kendini sakatlayanlar da vardır. Hepsini bir arada tadanların halini ise, ne siz sorun ne ben söyleyeyim. (sf. 194)

Kapitalist sistemin insanı ve insani değerleri yok etmede ne derece başarılı olduğunu, sömürmenin sistemin iliklerine kadar işlediğini bilmeyenimiz yoktu ama sıra sosyalizme gelince arkadaşların taraftarlık güdüsü öne çıkıyordu aniden. (sf. 199)

Güçlü kalmak için sistemler ters yüz ediliyor, değerler kenara konuyor, yalanlar itibar kazanıyor, amaca ulaşmak için her yol mubah sayılıyor. İşte böyle bir dünya. (sf. 201)

Ben hayatım boyunca sınavın her türlüsüne karşı olduğum gibi sınava dönüştürülmüş insan ilişkilerinden de haz etmemişimdir. Bu tür ilişkilerde bir taraf sınava girer, diğer tarafsa sınav yapmanın şehvetiyle bir süre sonra insanlığından çıkar. Ve yeni sorular türetmeye, kanıtlar istemeye başlar sınava tabi tutulandan. Kimisi arkadaşlığını kanıtla derken kimisi aşkını kanıtla der biteviye. Her kanıtın ardından da bir yorum gelir, “Eğer öyle olsaydın böyle yapmazdın” ya da “Eğer öyle olsaydın şöyle yapardın,” gibi. Çok mu sınavcı bir toplumuz yoksa? (sf. 204)

“Havale bir akittir ki onunla muhalünaleyh bilvekale kendi namına kabza selahiyettar olan muhalünlehe, muhil hesabına, nakit ya da kıymetli evrak ya da sair misli şeyler itasına mezun kılınır.”
Bu ağdalı ve hissiyatlı havale tarifine beste yapmamak Türk hukuk sisteminin  gizemli diline haksızlık olacaktı. (sf. 210)

“Çocuklar yalan vardır, kuyruklu yalan vardır, bir de istatistik vardır,” (sf.309)

‘Önem’ sözcüğü bende her zaman olumlu bir çağrışım yaratmıştır. Önemli şeyler aynı zamanda yarar sağlayan, değerli şeylerdir değil mi? Bizim jeopolitik konumumuz stratejik önem taşıyordu da, niye bize bir yarar sağlamıyordu peki? Yoksa bu da mı bir yanılsamaydı? (sf. 340)

Asıl mesele, insanların bir yere ait olmadan tek başlarına değerli olabilmelerindeydi. Zor olsa da bunu başarabilenler, itibarlı olmak için bir yerlere ait olma zorunluluğu hissetmeyeceklerdi. (sf. 360)

Donanımlı görünmek için, donsuz kalmaya razıydı. Ellerine, ayaklarına ihtiyaçlarından imal edilmiş prangalar vuruluyor, zincirlere bağlanıyordu bu çağdaş kölenin. İfade biçimimiz bile değişmiş, kendimizi ihtiyaçlarımızla tanımlar olmuştuk artık. “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” sözünün yerini, “Bana ihtiyaçlarını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” sözü alabilirdi. Karşı durulamıyorsa, girilen yolun sonu önce delicesine tüketmeye ardından da tükenmeye varıyordu. Sunulanları tüketememek arz edenlere karşı ayıp olmaz mıydı? Hem tüketimden eksik kalırsak elalem ne derdi? Tüketemezsek güçsüz de görünebilirdik üstelik. (sf. 364)

dip not: arayıp bulamadığım bu kitabı, imzalayarak gönderdiği için ali sefünç'e teşekkür etmeyi bir borç bilirim. kitabı okuduğumda, özellikle ekonomi ve -benim tabirimle- sömürgen tipler üzerine yapılan analizlerden yaklaşık 20 sayfalık alıntı çıkarabilirdim ancak abartmamak istedim.

1 yorum:

Ezgi dedi ki...

Ali Sefünç benim geç keşfettiğim, bildiklerini anlatmaktan çekinmeyen bir yazar. Çizimler de cuk oturmuş.

:))

Yorum Gönder

 
;