16 Nisan 2020 Perşembe

George Orwell - 1984



Büyük Birader’i eleştirebilmek için onun bana satmak istediği 1984 kitabını satın almam, işe gitmem, düzenli maaşa sahip olmam, bilgisayara para yatırmam ve en az 12 aylık internet taahhüttü vermem gerekli. O halde nasıl kazanabiliriz? Gökyüzü mavi, su ise ıslak. Öyleyse tehlikede değil, büyük birader için tehlikeliyiz demektir. Fakat nasıl kazanabiliriz?

Büyük Birader bugün eleştirilmekten korkmamakta, saklanmak gibi bir çabaya ihtiyaç duymamaktadır. Şekil değiştirmiştir, değişmiştir, çiftdüşünü moderniteye uyarlamış ve 1984 kitabını dil varolduğu sürece güncel kalmaya zorlamıştır. İtaat edenler, tükenenler, tüketenler, tüketilenler 1984 kitabını okumuş ve sonra özgürlük ile acınasılık arasında ki duygularıyla yazmaya koyulmuşlardır. Büyük Birader’in derdi bugün eleştirilmemek, dokunulmamak değildir. Aksine, sınırlar sistemin içinde kalıyorsa eleştirilmek ister. (şşşttth, John Zerzan’dan sakın bahsetme!)

Büyük Birader tanrılar yaratır, kimi istiyorsun? Ateistsin, ekonomiye ve paraya mı tapıyorsun?(elbette hayatını bunlara adayıp farklı olduğunu iddia edeceksin) Tanrın hazır bile! Bak orada, milyonlarca takipçisi var. En fiyakalı kitapları okuyor, en şık şeyleri giyiyor, teknolojiye tapıyor. Onun peşinden git.
Ya sen? Parayı sevmiyor musun? Sorun değil. Orada sosyalist bir tanrın var, tabii ki kitaplar yazdı, tabi ki televizyon programlarına katılıyor. Onun peşinden git. Tarıma tap! Üretime tap! İşbölümüne tap! Sonra yaşadığımız felaket zincirleri tek bir gece de oluşmuş gibi acınası haline şaşır. Büyük Birader’in istediği gibi, sonra tanrının yerini değiştirebilirsin. Unutma, sen en fazla uzaktan kumandalı kız kadar özgürsün, tanrıların da öyle.
Tüket, satın al, sosyal medya kullan, isyan etme, kurallara uy ve bana ne kadar haksız olduğumu söyle. Pazar günü dinlenmek için çalış(aslında, çoğunuza sırf ölmeyin ve sonraki gün gelebilin diye maaş veriyorlar fakat bu başka bir konu), yılda iki hafta tatile çık ve kendini dünyanın en şanslı insanı say. Sırf tanrıların modern insanlar diye Büyük Birader’i yendiğini düşün. Büyük Birader yenilmez ufaklık, eleştirilmeyi istediği ölçüde sana izin verir, hepsi bu.

Büyük Birader beni susturmayı hedeflemiyor, umurunda bile değilim. Burada istediğimi yazabilirim. Büyük Birader’in seçtiği ve küçük adamların yücelttiği tanrılar milyonlarca insanın neyin peşinde koşacağını ve neyi görmezden geleceğini belirliyor. Küçük adamlar hep kazanıyor, bir mikrop gibi sonsuza dek durmadan bölünüyorlar. Tekdüze. Yenilmiyorlar. Büyük Birader bugün sansür peşinde değildir; aksine, o görmezden gelerek kendi oto-sansürünü uygulamakta ve fikirlerin yayılmasını en umulmayacak şekilde engellemektedir. Tanrılar görmezden gelirse, o fikirler hiç var olmamış gibi olur. Ormanın ortasında yıkılan bir ağacın hiç duyulmaması gibi, bunu kumandaya bakıp anlayabiliyor musun?

Biz 1984 kitabını eleştirenler; kayıtsızlık çağının acınası mahkumlarıyız. - 15.04.2020 AnokVa



Goldstein bir dönek ve sapkındı; çok eskiden (ne kadar eskiden olduğunu anımsayan yoktu) Parti’nin önde gelenlerinden biri, dahası Büyük Birader’le nerdeyse aynı aşamada olmasına karşın; sonradan karşıdevrimci etkinliklere kalkışmış, idam cezasına çarptırılmış, ama her nasılsa kaçıp kurtularak ortadan kaybolmuştu. İki Dakika Nefret izlenceleri her seferinde değişirdi, ama Goldstein’in başrolde olmadığı bir tek izlence yoktu. Goldstein baş haindi, Parti’nin saflığını bozan ilk kişiydi. Daha sonra Parti’ye karşı işlenen tüm suçlar, tüm ihanetler, baltalama eylemleri, sapkınlıklar, sapmalar doğrudan doğruya onun öğretisinden kaynaklanmıştı. Goldstein, her neredeyse, hala hayattaydı ve fesat karıştırmayı sürdürüyordu; belki denizaşırı bir ülkede yabancı ağababalarının koruması altındaydı, kim bilir, belki okyanusya’da bir yerde gizleniyor bile olabilirdi; ara sıra böyle bir söylenti dolaşıyordu. (sf. 36)

Goldstein’a duyulan nefret, Avrasya ya da Doğuasya’ya duyulan nefretten daha sürekliydi, çünkü Okyanusla bu devletlerden biriyle savaştayken öbürüyle genellikle barışta oluyordu. Ama ne tuhaftır ki, herkes tarafından nefret edilmesine ve aşağılanmasına, görüşlerinin her gün kürsülerde, tele-ekranda, gazetelerde, kitaplarda yüzlerce kez çürütülmesine, yerle bir edilmesine, gülünç düşürülmesine, aşağılık süprüntüler olarak sergilenmesine karşın, evet, bütün bunlara karşın, Goldstein’ın etkisi hiç azalmıyor gibiydi. Her gün onun oyununa gelmeye hazır yeni salaklar çıkıyordu. Gün geçmiyordu ki, onun buyruklarıyla eyleme geçen casuslar ve kundakçılar Düşünce Polisi tarafından ele geçirilmesin. Goldstein, gözle görülmeyen koca bir ordunun komutanı, kendilerini Devlet’i yıkmaya adamış bozgunculardan oluşan bir yeraltı örgütünün başıydı. (sf. 37)

İki Dakika Nefret’in en korkunç yanı, insanın katılmak zorunda olması değil, katılmaktan kendini alamamasıydı. Otuz saniye sonra en küçük bir zorlamaya gerek kalmıyordu. Tüm topluluk, elektrik akımına kapılmışçasına, ürkünç bir kin ve nefretle azgınlaşıyor, öldürme, işkence yapma, yüzleri bir balyosla yamyassı etme isteğine kapılıyor, insanlar ellerinde olmadan yüzleri kaskatı kesilerek çılgınlar gibi bağırıp çağırıyorlardı. (sf. 38)

Tekdüzen çağından, yalnızlık çağından, Büyük Birader çağından, çiftdüşün çağından; selamlar! (sf. 52)

Ve bir yerlerde, tüm bu çalışmaların eşgüdümlü bir biçimde yürütülmesini sağlayan, geçmişin hangi bölümünün korunacağını, hangi bölümünün çarpıtılacağını, hangi bölümünün tümden silinip ortadan kaldırılacağını belirleyen politikaları saptayan kimliği belirsiz beyinler vardı. (sf. 67)

Bakanlıkların şu böceksi tiplerden geçilmemesi ne kadar tuhaftı; genç yaşta göbek bağlayan, kısa bacaklı, oradan oraya seğirtip duran, çipil gözlü, ablak suratlı, yerden bitme bir sürü adam. Anlaşılan, Parti’nin egemenliğinde en çok bu tipler yetişiyordu. (sf. 85)

Bakanlıkların labirenti andıran koridorlarında koşar adım gidip gelen böceksi küçük adamlar da asla buharlaştırılmayacaktı. (sf. 86)

Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler. (sf.95)

Doğuyorlar, sokaklarda büyüyorlar, on iki yaşında çalışmaya başlıyorlar, güzelleşip cinsel isteklerinin uyandığı kısa bir gelişme çağının ardından yirmisinde evleniyorlar, otuzunda orta yaşlı insanlar olup çıkıyorlar, altmışına geldiklerinde de ölüp gidiyorlardı. Ağır koşullarda çalışmaktan, boğaz kavgasından, komşularla didişmekten, sinema, futbol, bira ve en önemlisi de kumar yüzünden kafalarını çalıştırmaya fırsat bulamıyorlardı. Onları denetim altında tutmak hiç de zor değildi. Düşünce Polisi’nin aralarına saldığı birkaç ajan asılsız söylentiler yayıyor, tehlikeli olabileceği düşünülenleri saptayıp etkisiz kılıyordu; ama onlara Parti ideolojisini aşılamak için bir çabada bulunulmuyordu. Proleterlerin güçlü siyasal düşüncelerinin olması istenen bir şey değildi. Onlardan tek istenen, çalışma saatlerinin uzatılmasını ya da tayınların kısıtlanmasını kabullenmeleri gerektiğinde kışkırtılabilecekleri ilkel bir yurtseverlikti. Proleterlerin zaman zaman duydukları hoşnutsuzluklar da bir yere varmıyordu, asıl sorunları göremediklerinden hoşnutsuzlukları ancak belirli küçük sorunlara odaklanıyordu. Büyük kötülükler hep gözlerinden kaçıyordu. (sf. 96)

Winston birden, çağdaş yaşamın asıl özelliğinin acımasızlığı ve güvensizliği değil, yavanlığı, donukluğu ve kayıtsızlığı olduğunu fark etti. (sf. 98)

Seviştiğin zaman içindeki enerjiyi boşaltırsın; sonra da kendini mutlu hisseder ve hiçbir şeyi iplemezsin. Ama senin bu halin onların hiç hoşuna gitmez. Her zaman enerji yülü olmanı isterler. Bütün o yürüyüşler, bağrını yırtarcasına bağırış çağırışlar, bayrak sallamalar, ekşiyip bozulmuş cinsellikten başka bir şey değildir. Gönlün ferah, keyfin yerindeyse, Büyük Birader’miş, Üç Yıllık Plan’mış, İki Dakika Nefret’miş, bütün o iğrençlikler neden kendinden geçirsin ki seni? (sf. 162)

Şu oynadığımız oyundan kazançlı çıkmamız olanaksız. Kimi yenilgiler kimilerinden daha iyi olabilir, o kadar. (sf. 164)

Derler ki zaman her şeyi iyi edermiş,
Zamanla her şey unutulur gidermiş,
Bir de bana sor, o gözyaşları ve kahkahalar,
Bugün hâlâ canımı yakar, yüreğimi dağlar! (sf. 171)

Onun gözünde, bir davranış sırf etkisiz olduğu için anlamını yitirmezdi. Birini seviyorsan gerçekten severdin, verecek başka hiçbir şeyin yoksa bile sevgin yeterdi. (sf. 194)

Hiyerarşik toplumun varlığı, uzun sürede, ancak yoksulluk ve cehalete yaslanarak sürebilirdi. (sf. 220)

Savaşın asıl yaptığı, yok etmektir; ama ille de insanları yok etmesi gerekmez, insan emeğinin ürünlerini de yok eder. Savaş, halk kitlelerini fazlasıyla rahata erdirecek, dolayısıyla uzun sürede kafalarının fazlasıyla çalışmasını sağlayacak araç gereç ve donatımı paramparça etmenin, stratosfere yollamanın ya da denizin dibine göndermeni bir yoludur. (sf. 221)

Savaş her egemen kesim tarafından kendi uyruklarına karşı verilmektedir ve savaşın amacı toprak ele geçirmek ya da toprak yitirmeyi önlemek değil, toplum yapısının hiç değişmeden sürmesini sağlamaktır. Demek, “savaş” sözcüğü bile, yanıltıcı bir anlam kazanmıştır. Savaşın sürekli bir niteliğe bürünmekle, savaş olmaktan çıktığını söylemek bile belki de doğrudur. (sf. 230)

Eskiden, hiyerarşik toplum düzeninin gerekliliği, özellikle Yüksek kesimin öğretisiydi. Krallar ve aristokratlar ve onların asalakları rahipler, hukukçular ve benzerleri tarafından savunulmuş ve ölümden sonra düşsel bir dünya vaatleriyle yenir yutulur hale getirilmişti. Orta kesim, iktidarı ele geçirmek için savaşım verirken, hep özgürlük, adalet ve kardeşlik gibi kavramlardan yararlanmıştı. Şimdilerde ise, henüz yönetimde olmayan, ama çok geçmeden yönetimde olmayı umut eden insanlar kardeşlik kavramına sarılmaya başladılar. Eskiden, Orta kesim eşitlik bayrağına sarılarak devrimler yapmış, ama eski zorbalık düzenini devirir devirmez kendisi yeni bir zorbalık düzeni kurmuştu. Yeni Orta kesimler ise zorbalıklarını önceden ilan ettiler. (sf. 234)

Bütün yeni siyasal kuramlar, hangi adla ortaya çıkarsa çıksın, önünde sonunda yeniden hiyerarşiye ve sınıflandırmaya varıyordu. (sf. 235)

Kitleler kendi başlarına asla ayaklanmadıkları gibi, sırf ezildikleri için ayaklandıkları da görülmemiştir. Açıkçası, kıyaslama olanağından yoksun bırakıldıkları sürece, ezildiklerinin farkına bile varmazlar. (sf. 238)

Büyük Birader yanılmaz ve her şeye kadirdir. Tüm başarılar, tüm kazanımlar, tüm zaferler, tüm bilimsel buluşlar, tüm bilgiler, tüm bilgelikler, tüm mutluluklar ve tüm erdemler doğrudan onun önderliğinden doğar ve ondan esinlenir. Büyük Birader’i bugüne kadar gören olmamıştır. O, duvarlardaki posterlerde bir yüz, tele-ekranlarda bir sestir. Onun asla ölmeyeceğinden kesinlikle emin olabiliriz. (sf. 239)

Geleceğin resmini görmek istiyorsan, bir insan yüzüne basmış bir postal getir gözlerinin önüne, sonsuza dek. (sf. 303)

2 yorum:

  1. Bu blogu ilk keşfettiğim sene '' işte bu! '' demiştim. Tam olarak ' bu ' ! . Okuduğum her bir analiz, her geçen gün beni daha da geliştirdi. Daha önce anlayamadığım, sorgulamaktan korktuğum hayata dair anılarımı daha canlı yaşamaya ve algılamaya başlamıştım sanki. Hepsi belleğime attığım bu satırlarla ile daha da anlamlaştı. Şöyle geriye dönüp bakıyorum da.. İyi ki varsın AnokVa.. iyi ki bu blog var..
    İmza: Yeni yazını büyük bir merakla bekleyen hayranın Duygu..

    YanıtlaSil