12 Ekim 2015 Pazartesi

Jean-Paul Sartre - Bulantı



jean-paul-sartre

Bir zamanlar (beni bırakıp gittikten nice sonraları bile) Anny’yi düşünmüştüm. Şimdi kimseyi düşünmüyorum, sözcükleri bulmak için bile çabalamıyorum. Kimi zaman hızlı, kimi zaman yavaş bir şeyler akıyor içimde: Dokunmuyorum, bırakıyorum gitsin. Sözcüklere bağlanamadığım için düşüncelerim çoğu zaman karmakarışık. Belirsiz ve hoş şekiller halinde ortaya çıkıyor, sonra kayboluyorlar, hemen unutuyorum onları.

Bayılıyorum şu delikanlılara: Hem kahvelerini içiyor hem de apaçık, inandırıcı hikâyeler anlatıyorlar. Dün neler yaptıklarını sorsanız, hiç şaşırmadan iki sözcükle anlatıverirler. Bana sorulsa apışıp kalırdım. Vaktimi nasıl geçirdiğim, uzun zamandan beri kimsenin umurunda değil. İnsan yalnız yaşayınca bir şey anlatmanın bile ne olduğunu unutuyor; dostlarla birlikte, inanılabilir şeyler de ortadan kayboluyor. Olaylar da öyle. İnsan onlara da aldırmaz oluyor: Bir bakıyorsunuz konuşan insanlar çıkıyor ortaya, bir bakıyorsunuz çekip gidiyorlar. Başını sonunu duymadığınız hikâyelere dalıyorsunuz. Duyduğunuzu anlatın deseler, kötü tanıklık edersiniz. Ama buna karşılık kahvelerde anlatılamayacak ve inanılmayacak ne varsa onu da görüyor insan. (sf. 24)

Yalnızken insanın içinden gülmek gelmiyor pek. Gördüklerim benim için keskin, hatta yırtıcı, ama katışıksız bir anlam taşıyordu. Sonra bu bütün parçalandı; fenerden, tahta perdeden, gökyüzünden başka şey kalmadı geriye, ama hâlâ oldukça güzeldi bu. Bir saat sonra fener yanmış, rüzgâr çıkmış, gökyüzü kararmıştı; bir iz bile kalmamıştı. (sf.24)

Bütün bu adamlar, vakitlerini dertleşmekle, aynı düşüncede olduklarını anlayıp mutluluk duymakla geçiriyorlar. Aynı şeyleri hep birlikte düşünmeye ne kadar da önem veriyorlar. (sf. 25)

Yalnızlık ilk olarak canımı sıkıyor. Başıma gelenleri, iş işten geçmeden, küçük çocukları korkutmaya başlamadan önce birisine açmak istiyorum. Anny’nin burada olmasını isterdim. (sf.26)

Benim bildiğim, nesnelerin insana dokunmaması gerekir. Çünkü canlı değillerdir. Aralarında yaşar, onları kullanır, sonra yerlerine koruz. Onlar sadece yararlıdırlar. Oysa bana dokunuyorlar. (sf. 28)

Topluluk içinde yaşayanlar, kendilerini, arkadaşlarına nasıl görünüyorlarsa aynalarda tıpkı öyle görmeyi öğrenmişlerdir. Benim arkadaşım yok. Tenimin bunca çıplak olması acaba bu yüzden mi? Buna insansız... evet insansız doğa denebilir. (sf. 38)

Bugüne kadar kahveler tek sığınağımdı. İnsanla dolup taştıkları, aydınlık oldukları için. Onları da kaybettim. Odamda, dört yanımdan çevrildiğim zaman nereye gideceğimi bilemeyeceğim artık. (sf. 38)

Bu nakaratı ve dik kayalıkların denize uzanışı gibi ansızın ortaya çıkışını seviyorum asıl. Henüz sıra cazın; melodi yok, notalar var yalnız; binlerce küçücük titreyiş. Durup dinlenmiyorlar; eğilip bükülmez bir düzen onları ortaya çıkarıyor ve yok ediyor. Toparlanmalarına, kendileri için varoluşmalarına zaman bırakmıyor. Koşuyor, acele ediyor, yanımdan geçerken bana sertçe çarpıyor ve yok olup gidiyorlar. Onları durdurmak isterdim. Ama birini durdursam elimde yavşak ve kötü bir sesten başka bir şey kalmayacağını biliyorum. Ölümlerine katlanmam gerek, hatta istemem gerekiyor bunu. Edindiğim izlenimlerin pek azı bu kadar acı ve güçlüdür.

Bir yığın notanın önceden ölerek onun ortaya çıkışını hazırlaması hoşuma gidiyor. (sf. 43)

Hayır, böylesine acı çekme gücünü kendinden almıyor o. Bu güç ona dışarıdan geliyor... Şu bulvardan. Kolundan tutup ışığa, insanların arasına, pespembe sokaklara götürmeli onu. Orada böyle acı çekilmez, yumuşayıverir, güven dolu halini bulur ve her zamanki acılarının düzeyine iner. (sf. 51)

Bu adam, elinin altında ezilen kâğıt tomarlarından edindiği uçsuz bucaksız bilgeliğini ve yetkisini, bu hanımların minnacık ve kaskatı düşüncelerinin yararına kullanmıştır. Siyahlar giyinmiş hanımlar, bir iç rahatlığı duyar, ev işlerine yönelir, köpeklerini gezdirirler. Çünkü, babalarından kalan o kutsal, o güzelim düşünceleri savunmak sorumluluğu onlara düşmez. Bronzdan bir adam bu işi üzerine almıştır. (sf. 52)

Ama bu hikâyelerin birer cesetten farkı yok. Hikâyelerimde, şunu ya da bunu yapmış birinden söz açılır. Ama o adam ben değilim. Onunla hiçbir ilişkim yok. Dolaştığı ülkeleri tanımıyorum, sanki oralarda hiç bulunmamışım. Hikâyem boyunca, atlaslarda görülen o güzelim adları söylediğim olur. Aranjuez ya da Canterbury gibi. Bu sözcükler yepyeni imgeler doğurur içimde. Hiç geziye çıkmamış kimselerin, okudukları üzerinde imgeler kurmasına benzer bu. Bütün yaptığım, sözcükler üzerinde düşler kurmak zaten.
Yüz cansız hikâyeye karşılık, yine de bir iki canlı hikâye kalıyor. Sık sık değil, ara sıra düşünüyorum onları. Çünkü eskitmekten korkuyorum. İçlerinden birini yakalayıp dekorunu, kişilerini, davranışlarını yeniden görüyorum. Birden duruyorum, bir yıpranmışlık var sanki. Bir sözcüğün, duyumların ağını yırtıp çıktığını görüyorum. Çok geçmeden, bu sözcüğün, sevdiğim birçok imgenin yerini alacağını anlıyorum. Hemen durup başka bir şey düşünmeye koyuluyorum. Anılarımı yormak istemem. Ama bu çabam boşa gidiyor, onları yeniden hatırladığımda, birçoğunun donup kalmış olduğunu görüyorum. (sf. 58-59)
“Öyle mi? İstediğin bu muydu? Ama sen onu hiç elde etmedin ki. Kendini sözcüklerle aldattığını, yolculuklarının hiçliğini, kızlarla oynaşmayı, heriflerle dalaşmayı, cıncık boncuğu serüven diye adlandırdığını hatırlasana! İstediğini hiçbir zaman da elde edemeyeceksin. Başka birisi de elde edemeyecek.” ( sf. 66)

Şunu düşündüm: En bayağı olayın bir serüven haline girmesi için onu anlatmaya koyulmanız gerekir ve yeter. İnsanları aldatan da bu zaten. Kişioğlu hikâyecilikten kurtulamaz, kendi hikâyeleri ve başkalarının hikâyeleri arasında yaşar. Başına gelen her şeyi hikâyeler içinden görür. Hayatını, sanki anlatıyormuş gibi yaşamaya çalışır.
Ama, ya yaşamayı ya da anlatmayı seçmek gerek. Sözgelimi, Hamburg’da, pek güvenmediğim, üstelik benden ürken şu Erna ile acayip bir hayat geçiriyordum. Ama işin içindeydim, düşünmüyordum bunu. Bir akşam, San Pauli’de küçük bir kahvedeydik. Tuvalete gitmek için yanımdan ayrılmıştı. Yalnız kalmıştım, bir gramofonda Blue Sky çalınıyordu. Limana çıktığımdan beri başımdan geçenleri kendi kendime anlatmaya koyulmuştum: "Geldiğimin üçüncü akşamı Mavi Mağara adındaki dansinge girerken, çakırkeyif iriyarı bir kadın gözüme ilişti. Şu anda, Blue Sky ı dinlerken beklediğim ve birazdan gelip yanıma oturarak kollarını boynuma dolayacak olan kadın işte o gözüme ilişen kadındır. ’ Bunları düşünürken, bir serüven yaşamış olduğumu şiddetle duymuştum. Ama Erna, yanıma gelip kollarım boynuma dolayınca, neden bilmem, bir tiksinti kaplamıştı içimi. Ama şimdi anlıyorum: Yaşamaya yeniden dönmek gerektiği için serüven duygusu ortadan kayboluyordu. (sf. 67-68)

Bu dükkânı çok seviyordum. Hiçbir şeye inanmayan, dik kafalı bir hali vardı. Fransa’nın en pahalıya mal olmuş kilisesinin yanı başında, böceklerin ve pisliğin de var olduğunu küstahça hatırlatıyordu. ( sf. 73)

Susmak onların doğal hali sanki. Konuşmak da ara sıra geçirdikleri bir nöbet. (sf. 82)

“Yalnızdım, ama bir kente yürüyen ordu gibiydim.” (sf. 91)

Anny’nin mektubunu yine cüzdanıma koyuyorum. Bu mektup verebileceği her şeyi verdi bana. Mektuptan hareket ederek, onu eline alıp katlayarak zarfın içine koymuş olan kadına varamam. Geçmişte kalan bir kimseyi düşünmek bile elden gelir mi acaba? Birbirimizi sevdiğimiz sürece en önemsiz yaşantılarımızın, en hafif acılarımızın bile bizden koparak geride kalmasına göz yummamıştık. Sesleri, kokuları, gün ışığının küçük ayrımlarını, hatta birbirimize açıklamadığımız düşüncelerimizi bile alıp götürmüştük. Bütün bunlar canlılıklarını yitirmediler. Bugün bile bize ya acı ya da sevinç veriyorlar. Bir anı değil, söndürülmez ve yakıcı bir aşk; geriye çekilmek, gölgeye ya da bir kuytuya sığınmak olanaksız. Üç yıl tek bir an gibi duruyor. Anny’yle bu yüzden ayrılmıştık. Bu ağır yükü çekemiyorduk. Ve Anny beni ansızın bıraktığında, üç yıl geçmişin içine gömüldü. Acı bile çekmemiştim. İçim boşalmış gibiydi. (sf. 102)

İnsanlar evlerindedir şimdi; onlar da ışıklarını yakmışlardır. Bir şeyler okur, ara sıra pencereden gökyüzüne bakarlar. Onlar için... durum aynı değil. Onlar başka türlü yaşlanmışlardır. Babadan kalma eşyanın, armağanların arasında yaşayıp giderler; mobilyaların her biri birer anıdır. Asma saatler, madalyalar, portreler, deniz kabukları, kâğıt tutacakları, paravanlar, şallar. Dolaplar şişelerle, kumaşlarla, pılı pırtıyla, gazetelerle doludur. Her şeyi saklamışlardır. Geçmiş, mal sahibinin bir lüksüdür.
Ben geçmişimi nerede saklayacağım? Geçmişinizi cebinizde saklayamazsınız. Onu koyacak bir eviniz olmalı. Gövdemden başka şeyim yok benim. (sf. 103)

Aileler, anılarının ortasında, evlerinde bulunuyorlar şimdi. Biz de burada, anısız, iki yıkıntıdan başka şey değiliz. (sf. 104)

Genel düşünceler daha umut vericidirler. Üstelik deney üstatları ve hatta amatörleri bile sonunda hep haklı çıkarlar. Bilgelikleri, elden geldiğince az gürültü etmeyi, az yaşamayı, bir köşede unutulmayı öğütler. En iyi hikâyeleri, cezalara çarptırılmış olan başkalarına benzemez, gözü pek kimselere ilişkindir. Evet, bu işler böyle oluyor. Kimse tersini söyleyemez. Belki, babasının ya da ablasının öğütlerini tutsaydı şimdi şu duruma düşmüş olmayacağını düşünmektedir. (sf. 109)

Çünkü onların her şeye, hayata, çalışmaya, zenginliğe, buyruk vermeye, saygı duyulmaya ve sonunda ölümsüzlüğe hakları olmuştu. (sf. 128)

Ben ne büyükbaba, ne baba hatta ne de kocaydım. Oy vermiyordum, ödediğim vergiler önemsizdi; seçmen ya da vergi ödeyen bir kimse olduğumu söyleyip övünemezdim. Yirmi yıllık baş eğmenin bir memura kazandırdığı saygı değerlik hakkım bile yoktu. Hayatım, beni gerçekten kaygılandırmaya başlamıştı. Yoksa sadece bir dış görünüş müydüm ben? (sf. 132)

Tedirgin değiller, sarı duvarlara ve insanlara güvenle bakıyorlar, dünyayı şu haliyle iyi ve yerinde buluyorlar; her biri, belli bir süre için hayatının anlamını, ötekinin hayatında buluyor. Yakında ikisinin tek bir hayatı olacak: ağır ve ılık bir hayat, anlamsız bir hayat. Ama bunun farkına varmayacaklar. (sf. 161-162)

Birden ona hiçbir şey anlatmamak isteği kaplıyor içimi. Neye yarar? Bulantı, korku, varoluş... Bütün bunları kendime saklasam daha iyi. (sf. 208)

Özgürüm: Hiçbir yaşama nedeni kalmadı artık bana; denediğim bütün nedenler beni bıraktı; başkalarını da tasarlayamıyorum. Daha genç sayılırım, yeniden başlamaya yetecek gücüm var. Ama nereden başlamalı? En şiddetli korkulara, bulantılara düştüğümde beni kurtarır diye Anny’ye ne kadar güvenmiş olduğumu ancak şimdi anlıyorum. Geçmişim öldü, Bay de Rollebon öldü, Anny sadece bütün umutlarımı kırmak için geri geldi. Bahçeler boyunca uzayan şu beyaz sokakta yalnızım. Yalnız ve özgür. Ama bu özgürlük ölüme benziyor biraz. (sf. 230)

İki kent arasındayım, biri bilmiyor beni, öteki artık tanımıyor. (sf. 248)

Sonra ne olacak? Bana ne sağlayabilir bu? Yeni elbiseler mi? Kadınlar mı? Yolculuklar mı? Hepsini gördüm: bunlar bitti artık, sağlayacakları sonuç çekmiyor beni. (sf. 253)

1 yorum:

Yorum Gönder

 
;